16 Şubat 2010 Salı

Yiğit Bulut'a güzelleme

Yiğit Bulut (*), parlak 21. yüzyıl habercisi. Atak, kışkırtıcı, fingirdek ve ateşli. Fatih Altaylı'nın yaşlılığında saltanat teslimi için yetiştirdiği bıdığı. Ekonomi yazarından genel yayın yönetmenine devşirilen muhteşem fikir.

Yiğit Bulut, giderek kıvamını buluyor. Sertleşiyor, ekibine karşı günaşırı 'işte o kadar!' kestirip atmaları yayılıyor binadan alev alev. Programlarında gerinme nöbetlerine giriyor; ekrana delercesine bakıp 'sayenizde rakipsisiz' diyor ve bu tehlikeli cümlenin dönüştüren girdabında giderek küçülüyor. 'Başarısız' muhabiri için Diyarbakır'ı sürgün yeri belliyor (medyatava.com, 15 şubat tarihli haber), rating raporlarının eline ulaştığı anlarında heyecanı artıyor.

Her programda konukların yüksek ses tonunu ısrarla körüklüyor Yiğit Bey. Onların üzerlerine gidiyor ve olmadık yerlerde olmadık sorularla içindeki rating canavarını kusuyor. 'Kim onlar, isim verin isim, bana mı/falancaya mı diyorsunuz, açık açık konuşalım' sıkça serpiştirdiği ve aralara sokuşturduğu cesaret cümlecikleri olurken, programını pek bir heyecanlı hale getiriyor. 'Ben tarafsız konumda burada oturmasaydım, diyeceğim çok şey vardı' sözleriyle boş bir küfe olmadığını özenle anımsatırken, bazı bazı kendini tutamayıp iktisat tarihinden referans alıp 2010'daki konjonktürel duruma ustalıkla bağladığı tezlerle beziyor konuklarını. Moderatör koltuğundayken.

Şahsına özel bir yayın yönetmeni Yiğit Bey. Ama ne yazık ki, buralara yükselmeden MHP sempatizanlığını kendi kendine afişe etmiş bir haberci olarak malesef hiçbir oturumda Oğuz Haksever duruluğunu bulamayacak.

---
(*) - Habertürk TV Genel Yayın Yönetmeni. Yaklaşık 10 yıl önce Radikal'de yazdığı ekonomi yazılarını beğeniyle takip ettiğim, yıllar boyunca bu yazılardan çokça faydalandığım, ancak bir anda büyüyen kariyeri tartamadığı için giderek Altaylılaşmasından dolayı gerçek anlamda üzüntü duyduğum, son zamanlarda ise çevremde antipati derecesini hayli yükselten gazeteci.

15 Şubat 2010 Pazartesi

İbretlik

İki ay önce bu e-yazıt'a ibreti alem olsun diye geçirdiğim 'Şeriat lafazanı' yazısında alaya aldığım laflar gerçek oldu! O yazıda, iki tane süper zeki şeriatçının yılbaşının mübarek cuma gününe denk gelmesi üzerine 'devlet dediğin yılbaşını iki gün sonraya alır' lafını aktarmıştım size. İnanılması güç ama, buna benzer bir uygulama gerçekleşti! Diyanet İşleri Başkanlığı, hükümetin 'komşularla sıfır sorun' politikası uyarınca Kutlu Doğum Haftası'nın tarihini değiştirdi.

Hazreti Muhammed'in 571'deki doğumunun miladi takvime göre denk geldiği 20 Nisan tarihini içinde barındıran haftada, 1994'ten itibaren Diyanet'in ülke çapında İslam Peygamberi'nin hayatına dair ülke çapında bir sürü etkinlik gerçekletiriliyor. Sempozyumlar, yarışmalar falan filan. Bir sürü program. Tabii bu arada cemaatler falan da kendi camilerinde/tekkelerinde yoğun katılımlı programlar yapıyorlar. Ve bunları kullanıp, 'Atatürk meclisi açılışı kutlanırken, adamlar kuran okuyor' diye olayı 28 Şubat haberleri kıvamına getirenler de oluyor dolayısıyla.

Bundan kıllanan Genelkurmay, bir-iki yıl önce olaya maydonoz olmuş. Tam bir hastalıklı bakış açısı ürünü '23 Nisan kutlamaları gölgeleniyor, alternatif kutlama oluşturuluyor' diye şikayet bildirmiş. AKP'nin kapatma davasında da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, 'şeriatçılık' atıflarından biri olarak da 'Cumhuriyet'in içini boşlatma anlamında kullanılan bir Kutlu Doğum Haftası' argümanını kullanmış.

Ve tam da bu hastalıklı bakışı yüzlerine çarpmak için 'Ne münasebet efendim? Peygamberin doğum gününü mü değiştireceğiz? Haftayı kaydırmak da neyin nesi?' diye tepki konulması gerekirken Diyanet ne yapmış? Bir hafta önceye almış, yeter ki aziz milletimiz gerilmesin diye. 14-20 Nisan'a alınmış hafta.

Ne bu? Çift maçlı eliminasyon sistemi mi? Bu rövanş atmosferi nedir? Aman 23 Nisan Egenmenlik bayramı ile Kutlu Doğum çakışmasın diye yapılan katakulli, başörtülü eşin 30 Ağustos kokteyline 'Sen git bey, ben evde otururum' tavrı mı? Bu kadar şekilci ve dar kafalılıklı nereye gideceğiz?

Şeriatçı birinin 1 Mayıs'a denk gelen ilk kurban bayramında 'Kurban kesilmez bugün, Lenin'in ruhuna gider' demesindeki absürtlüğü zorlayan bu saçma sapan karar, Diyanet'in yüz karasıdır.

Diyanet cephesinde, kabahatten büyük özür, 'gerginliği düşürmek için yapıldığı' şeklinde formüle ediyor. Bravo size. Asıl şimdi gerginlik yaratıldığının ve bunun özellikle de 'hocaefendilerden' vaazlarda gaz malzemesi olarak kullanılacağını görmüyor musunuz?

13 Şubat 2010 Cumartesi

WPP 2010 ödülleri


Amsterdam merkezli gazetecilik meslek örgütü World Press Photo (Dünya Basın Fotoğraf Birliği), 2009'un en iyi fotoğraflarını seçti. İtalyan fotoğrafçı Pietro Masturzo'nun Tahran'da çektiği (yukarıda gördüğünüz) müthiş kare, 2009'un en iyi fotoğrafı olarak belirlendi. 24 Haziran 2009 tarihinde çekilen fotoğrafta, 12 gün önce yapılan başkanlık seçiminde kaybeden Musavi yanlısı eylemlere, evlerinin çatısında katılan kadınlar görünüyor.

Özel haber, genel haberler, insan ve haberler, spor aksiyon, spor genel, aktüel olaylar, günlük yaşam, portreler, sanat-eğlence ve doğa başlıkları altında en iyi fotoğrafların belirlendiği yarışmada birbirinden güzel kareler yarıştı. Haber fotoğrafçılığının en prestijli ödüllerinden biri olan WPP'nin 2010 jürisinde Reuters'ten Ayperi Karabuda Ecer genel jürinin başkanlığını yaptı. Gökşin Sipahioğlu'nun efsanevi Sipa Ajans'ından yetişen Türkiye ve İsveç vatandaşı Ecer, şu anda Reuters'te fotoğraf bölümünün başkan yardımcılığı görevini sürdürüyor.

İlgililer için linki vereyim de oturup bakın. Alta koyduğum resim ise, doğa dalında ikinci olan kare. Greenpeace adına çalışan Britanyalı fotoğrafçı Nick Cobbing'e ait bir Grönland manzarası. Olağan dışı.

WPP - 2010 Kazananlar galerisi

12 Şubat 2010 Cuma

Sivilleşememe

Normalleşmenin de sancısı olur beyim. 'Alışmamış g.tte don durmaz' diyenlerin diline sağlık, ne güzel bir gözlem yapmışlar.

Genelkurmay Başkanı Başbuğ, halkla ilişkiler turuna çıktı. Büyük gazeteler zaten dünden sıraya girmişlerdi. Teker teker buyur ediyor haşa huzura. Diz çöken müminlerine sakin, vakur, ama aba altından sopayı eksik etmeyen asker edasıyla sıralıyor diyeceklerini. Tayyip'in ya da Hoca Fetullah'ın ya da medyayı nasıl etkin kullandığından dersini almış da ediyor ezber Orgeneral Başbuğ.

Tam da mazlum edebiyatı yapmanın zamanıdır. Bağbuğ şöyle söylemiş Habertürk'ün 'başmuharrir-i muazzaması' Fatih Altaylı beyler ve kütüphane beyin abimiz Murat Bardakçı'ya:

"Biz her şeyimizi hukuk devleti sınırları içinde yaparız. Sabrımızın taşmasından kastım şudur: Biz bütün bu olayların ve yapılanların arka planını biliyoruz. Birileri gerekeni yapar diye susuyoruz. Çünkü devlet adamıyım. Devlet adamı gibi davranmam lazım. Devlete ve hukuka saygımız var ama bunun da bir sınırı var. Sınır aşılırsa bildiklerimizi halkla paylaşmaya başlayacağız"

Nalın büyüklüğünde çakmış 'SABRIMIZ TAŞARSA' diye Habertürk, ek 20-25 bin satış getiren ağız şapırtısıyla... Herkesin ne düşünüyor diye merakından öldüğü İlker Paşa'yı konuşturmuşlar kolay mı? Hem de tam da istedikleri gibi 'alaa' bir laf etmiş. Suyundan da koy Fatih'ime...

Bir saniye, hancıbaşı... Genelkurmay Başkanı'nın elinde varsa bir bilgi, bunu neden saklıyor? Hukuk var, yargı var. Neden derhal bu 'kamusal bilgiyi' gerekli mercilere iletmiyor? 'Zamanını kollamak' nedendir?

Alışmamış g.tte donun durmadığından bahsetmiştik. İşin aslı bu. Üç yıl öncesine kadar Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi grubundaki şansından üniversitelerde başörtüsü yasağına kadar 'ahkam babası' kesilen askeri personelin, kışlasına çekilmesi, bin yıllık süvari izleriyle ve 'şehitlerin kanıyla' sulanmış bu topraklarda öyle kolay değil... Hele böyle konuşmalarından gündem uman basın eşrafının olduğu medya ortamında.

Büyük yanılgılardan biri de burada bence. Asker, kendisine gösterilen 'teveccüh' yüzünden her konuda konuşmaya meyilli olmasının en önemli sebebi içinde bulunduğu büyüklük kibri değil, Türk medyasındaki asker kafasıdır. Her askeri basın toplantısını sıkıyönetim dönemindeymişiz gibi büyük bir şevkle bekleyip, 'süper lafları' büyütmek ve buradan gündem sağmak, öncelikle TSK'daki değil, medyadaki 'darbeci' kafanın değişmesi gerektiğini gösteriyor bize.

Geçen gün intihar eden Albay'ın cenazesinde herkes 'Uuuuu, Amiral ne dediiii' diye şak şak yapan eller eşliğinde nefis başlıklar bularak 'Amiral'den sert çıkış' başlığı atarken, bir insan evladı da şunu yazmıyor:

- Bir saniye arkadaşım. Kusura bakma da sana kim siyaset yapma özgürlüğü tanıyor? 'Ellerini kollarını sallayarak içeri giren teröristleri' değerlendirme selahiyeti, meclisteki MHP'de sonuna kadar var. Askerliğinden vazgeçip gidip parti kuranların var. sokaktaki herkesin var. Benim de var. Senin yok. Sen ne zaman katıldın MHP'ye? Senin intihar eden subayınla, 'içeriye ellerini sallayarak giren teröristler' arasında bağlantıyı nasıl öyle şippadanak diye kurdun? Nasıl bir geniş perspektifin var?

Kızgın ve kıvılcım saçan gözlerin, hazır cenaze dolayısıyla siyah Ray-ban'ın örtüsündeyken, 'asker gibi sert' mesajların tam sırası değil mi sayın Amiral?

Ama yok yoook. Bizim sorunumuz yıllarca kırbacınla aşk yaşayan zavallı halkımızda. Yorumunda dahi saygıda kusur etmeyen Milliyet.com.tr okurunun, Başbuğ haberine yaptığı yorumda bildirdiği gibi : 'Sayın paşam, hemen açıklayın ki herkes bilsin yerini...' (milliyet.com.tr, Sabrımız taşarsa elimizdekileri açıklarız, 12 Şubat, 11.58, shazneci isimli kullanıcı yorumu)

Önce insanlar öğrenecek. Tepeden inme demokrasi, tepeden inme sivilleşme ile ancak bu kadar.

10 Şubat 2010 Çarşamba

Bir de buradan okuyun

Türkiş'in önündeki umut çömelişini küçümseyenler ve hükümet yanlısı medyanın günlerdir rayına oturtmaya çalıştığı 'Dışarıda aç gezenler varken, teeee dağılın' güdüsü yavaştan içine sinenler...

Beş dakikanızı alacağım. TDK'nin 200 bin kelime varlığıyla övündüğü güzel türkçemizin yaşayan bir numaralı üstadı ve bu dilin medar-ı iftiharı, insani ses Yıldırım Türker, 8 Şubat'ın Radikal'inde yazdıklarını okuyun. Okuyun, bir sonra dönüp 'sayın' Başbakanımızı ve de panikleyen bakanlarını dinleyin. Sonra karar verin.

Yazının tam metni linktedir; ama zihne mesajını zerk eden sanat eseri satırları kesip şuraya alayım:

***

Nitekim sol siyasetin farklı dallarından Ankaralılar, Feministler, ÖDP’liler, TKP’liler, Halkevleri, Sosyalist Parti’li, İGD’li gençler, Öğrenci Kolektifleri, Akademisyenler, Anarşistler direnişin kalbinde saf tutmaya çalışıyor. Sonunda filizlenecek bir sınıf mücadelesinin ilk adımları olarak gördükleri belli Tekel işçileri direnişini. Öte yandan CHP’sinden MHP’sine ulusalcılar, ordularından ümidi kestiklerinden beri Tekel işçilerinin zaferin tahayyülüne Tayyip’in devrilişini yazma çabasında. Onlara kalırsa yakalanmış bu fırsatla AKP’nin suyu ısıtılabilir.

Elbette bu direniş, AKP’yi de büyük bir sınavdan geçiriyor. O cenah da çalışan kesimlere karşı gelenekselleştirmiş olduğu hoyratlıkla davranıyor, Başbakan yampiri bir ‘yemezler’ raconuyla direnişe yükleniyor. Direnişçileri boş oturan baş belaları olarak nitelendiriyor. Maalesef Özal dönemini kaçırmış kavruk prens karikatürü Maliye Bakanı, ‘merhamet ettik, hatamız bu’ sözleriyle yüce arsızlık kütüğüne adını yazdırıyor.

(...)

Ama en önemlisi, AKP hükümetinin erkenden şişip rafa kaldırdığı ‘demokratik açılım’ konusunda Tekel işçilerinin örnek alınası bir durum yarattığıdır.
Türkiye’nin dört bir yöresinden gelen çeşitli dünya hali ve konumundan direnişçiler, bir arada bu toplumun üşüyen ellerini nefesleriyle ısıtıyor. Birbirlerini tanıyorlar. Birbirlerine dillerini emanet ediyorlar. Aydınlı işçiyle Batmanlı işçi birlikte yükseltiyorlar seslerini. Bir arada duruyor, bir arada eyliyorlar. Kürt işçiler, Kürtçe türkülerle kutluyor dayanışmayı. Türk işçiler, Türkçe türkülerle.

(...)

Bana en büyük heyecanı yaşatan, bu direnişte kadınların nasıl güçlü bir katılımla meydanları şenlendirdiği. Başörtülü kadınla, ‘laik’ kadının, Kürt ve Türk kadınlarının kol kola meydanları inletmesi, kutlu bir gelecek muştucusudur. Bu direnişi örgütlü bir sınıf mücadelesi olarak görmek güç elbette. Sonuçta gasp edilen haklarının peşinde ortak bir dile sahip olmayan bir kitlenin direnişi söz konusu olan.

***

Yazının tamamına gönder beni ha şuradan.

7 Şubat 2010 Pazar

Sporseverin en büyük hüznü

Küresel ekonomik kriz, yıllar sonra dünyanın dört bir yanındaki gerçek sporseverler tarafından hep farklı bir hüzünle anılacak. İşini kaybedenler, çöken bankalar, borca girenler falan hep bildik hikayeler. Ama krizin dolaylı etkisi, dünya yayıncılık tarihinin belki de en iyi spor dergisinin kapanmasına yol açtı.

Guardian Ltd'in yayınladığı pazar gazetesi The Observer'ın dört haftada bir okurlarına verdiği muhteşem dergi Observer SportMonthly, yayın hayatına son verdi. Bugün (7 Şubat) çıkan Tiger Woods kapaklı 119. ve son sayısındaki kısa önsözde, derginin artık yayınlanmayacağı resmen açıklandı.

Artan editoryal ve teknik maliyetler ile grubun içinde bulunduğu ekonomik kriz nedeniyle yayını durdurulan OSM, gelmiş geçmiş en iyi hazırlanan gazete ilavesi (ilave demek hakaret gibi oluyor!) olarak dünya basın tarihinde yerini aldı.

Çok özleyeceğiz.

6 Şubat 2010 Cumartesi

Düşmüş bir Baron'a...

Sevgili Aydın,

Seninle hiç yüzyüze muhatap olmadık. Zaten aynı kuşağın ve dünyanın insanı değiliz. Zevklerimiz farklı, renklerimiz de... Para konusunda aramızda denge bulmak, Kuzey Kore ile ABD arasında politik denge aramak gibi bir şey olur: beni yüzbine katlarsın.

Henüz mesleğe adım atmadan, senin karşında yerimi belirlemiştim. Beni tanıyan herkes bilir ama işlerinin yoğunluğu nedeniyle sana iletemedim, sen de öğren. Bu zor günlerine denk geldiği için kusura bakma. Brütüs gibi olduğuma yorma lütfen.

O sıralar başını kaşıyacak vaktin de yoktu zaten, ülkeyi 'yeni enformasyona boğma' görevi sendeydi. Mesut'a taktığın kontrol iplerine odaklanmıştın, kimseyi sallamıyordun. Bir iş yaparken, başka uğraşıyı sevmezsin, farkındayım.

Hep o kare göz önüme gelir, baron. Dişlerin arasında ha düştü düşecek, ezilmiş ucu acılar içindeki puronu yudumlar gibi içine çekerken, yağlı saçlarının geriye tarandığı, gözlerinin içi gülen poz. İşler yolunda resmidir bu. Gazeteler, TV'ler, yeni yeni palazlanan internete e-kolay'la atılan adımlar, sonra petrol işi...

Bir kaç yıl sonra yaşadığın ayrı bir keyif anını da saklama bizden hadi. Milyarlık suitinde bacak bacak üstüne atarak, bir kadeh kırmızı şarabı üç saatte tüketerek bir macera filmi modunda izlediğin, el koyma operasyonu gecesinden bahsediyorum. Şahsi telefonunu dahi sessize almıştın kimse bozmasın diye bu keyfi. Vahşi Cem Uzan'ın STAR'ı lime lime devlete taşınırken, avucunun içini hafif bir kaşıntıdır almıştı.

Şişman Aydın, bilmiyorum o an aklına gelmiş miydi? Düşünüyorum da, yerinde olsam ben tasavvur ederdim. 'Benim başıma da böyle bir şey gelir mi? Önlemlerimi alayım' diye... Tilkisindir, 'Bu işleri bana öğretme' üst bakışı mizacındır. Ama pek işe yaramadı galiba. Hürriyet'teki tüm yaranma operasyonları, canavarı doyurmaya yetmedi. Öyledir ama bu işler. Büyük denizin büyük balığı olur.

Başa dönelim. 'Aydın Doğan medyasından sonuna kadar uzak duracağım' sözümü Allah'a bin şükür ki, üstelik bu kadar sıkıntılı ve alternatifsiz bir iş kolunda sana muhtaç olmadan tuttum. Senin işlerine girmedim.

Ha, evet. Beş parasız kaldığım 2004 yazında, bir arkadaşım askere gidince onun yerine iki-üç yazı yazdım Hürriyet'e. Girmeme yemini ettiğim 'Amiral gemisinin' kamarasına adım attım bir iki kez zorunluluktan. Ama bu çok kısıtlı ve zorunlu hizmet, ne fark yarattı, ne de bir etki bıraktı. Bana 400 kağıt falan yatırdı muhasebe bu iş karşılığı. Lazımsa geri verebilirim.

D Spor'da falan işler yaptım. Ama orası pek senlik bi yer değil. Haberin bile yoktur öyle bir işin olduğundan. Gönül eğlendirmeye, maç yorumlamaya geldiğim CNN Türk ziyaretleri ise parasal bir ilişkinin dışındaydı. Arkadaşlarıma yardımcı olmaktı niyet. Zaten yorumcuydum, adı üstünde.

Şimdi 'küçülmekten' bahsettiğini duyuyorum. Dün gördüm Milliyet'i satmışsın Koza'ya. Galiba tam olarak bitmedi o iş. Flaş giren haberler geri çekilmiş sitelerden. Önemli değil, olacağı odur, er ya da geç. Satacaksın mecburen bazılarını. Haddinden fazla kiloyu çekmez bu bünye. Zayıfla biraz.

Küstahça bulacağın bu satırlarımı bitirmeden bir de itirafta bulunayım. Başbakan'ın isim vererek sana yüklenmesi de haksızlıktı. Sinirlendim. Hayatımda bir konuda da olsa senin yayında yer alacağım aklıma dahi gelmezdi. Vergi borçlarını bilemem, onun çıkıp hesabını verirsin. Ama Tayyip'in yandaş medyasını güçlendirme adına sana Allah ne verdiyse yüklenmesi, benim de içimi acıttı. Oy kokan pis hareketler bunlar.

Baron Aydın. Hey gidinin Baron Aydın'ı. Şimdi... Yürü ve eğ kafanı biraz. Kalın enseni görelim.

5 Şubat 2010 Cuma

Manşetin ağırlığı


Daha önce Habertürk'ün bu Ahmet Ünlü (Cübbeli) takıntısı hakkında yazmıştım biliyorsunuz. Hala çıkarıyorlar mı ekrana bilmiyorum, ama adamın popüler kimliği yüzünden olur olmaz habere konu olması ciddi ciddi can sıkmaya başladı.

Sabah, ciddi bir gazete. Ama bu kadar hafif bir haberi, gündemde Emasya protokolü, meclisteki kavganın sıcaklığı, Tekel için yapılan eylemler gibi bir ton olay varken, şu haberi üstelik de abartarak manşetten 'olaymış' gibi vermenin en hafif tabirle, ahlaki olmadığını düşünüyorum.

Üç ay önce ameliyat olan Ahmet Ünlü'ye CHP Genel Başkanı Deniz Baykal geçmiş olsun demiş. Dincilere mesafeli Baykal'ın basabayağı şeriatçı Cübbeli'ye geçmiş olsun mesajı tabii ki 'eğlencelik' bir haberdir. Ama ne manşette olduğu gibi açılımdır, ne de böyle 'vay anam vaaay' diye değerlendirilecek bir olaydır.

Kaldı ki, benim sinirlendiğim haberin manşetin altındaki spotuna yedirilen metne baktığınızda, sanki hususi bir telefon açıp da konuşmuş imajı var. Oysa ki, haberin devamında da ayrıntılandırıldığı gibi, olay üç ay önce AKP'li bir vekil ile telefonda konuşan Baykal'a vekilin 'Yanımda Ahmet Hoca var. Ameliyat oldu. Bir geçmiş olsun deyin isterseniz' demesiyle gerçekleşmiş gayet insani, senlik-benlik bir 60 saniyelik muhabbet. O kadar.

Manşetin hayvan puntolarıyla gözümüze çaktığı gibi açılım maçılım değil. Medyada çok sık yapılan 'büyüt hoca o haberi, konuşturur' saçmalıklarından biri. Kutu olacak haber, manşete girmez kardeşim, ayıptır.

Ayrıca Türkçe'deki güzel kelimelerden biri olan açılım ifadesinin olur olmaz kullanımından artık kusma noktasına geldik, yeter yahu! Guiza açılımı, Bahçeli açılımı, Alevi açılımı, maaş açılımı, seks açılımı, Deniz Seki açılımı, ot açılımı, b.k açılımı. Nedir bu başlık kolaycılığı abi? Niye bu kadar ucuz bu işler? Sözcü gazetesi yapsa gam yemeyeceğim... Güya büyük gazetesin, yazık be.

3 Şubat 2010 Çarşamba

Bahçeköy'ün yolu taştan

Önümüzdeki ayın ortasında Şişli'den Sarıyer-Bahçeköy'e taşınalı iki yılı dolduracağım. Galiba burada oturmanın 'şehir keşmekeşine rehabilitasyon' dışında bir faydasını daha gördüm: Kitap okumaya vakit ayırma... Şişli'deyken yolda-izde kitap okuma durumum pek olmuyordu, ama Bahçeköy'e geçtikten Beşiktaş'tan eve ortalama 40-45 dakika süren yol boyunca sonra okuduğum kitapları şöyle bir sıraladım, Fizan'a yol oldu. Belki merak edenler olur diye de, e-yazıt'a ilginç bir yazı konusu haline getirdim. Keh keh.

Kabaca, yukarılara çok beğendiklerimi koyduğum Bahçeköy yolunda okunan kitapların bir resmini çektim. Hepsini listelemektense, isteyen resmi büyütsün ve baksın deyu...

Kütüphanemde hayli ağırlığı bulunan şanı yüksek İletişim Yayınları, 8 kitapla bu dönemin başını çekerken, YKY 4, Çitlembik, Parantez ve Metis de 3'er kitap satıvermiş bana. Bir ara arka arkaya okuduğum Bukowski'nin 7 kitabı ise, yazar dağılımında Kaliforniyalı manyağı ilk sıraya taşımış. Eduardo Galeano babacan da dört kitabıynan katkı yapmış fani dağarcığa. Bahçeköy yollarına Murat Belge, Eric Hobsbawn ve Edward Said üstadlarımızın ikişer kitabından satırlar dökülürken, kitaplar arasında tek roman olarak da Adam Fawer'ın çok satan Olasılıksız'ı kalmış garip gibi. Ağırlığı anılar ve araştırmalar almış...

Üç baba hindiye gelince... Erken Kaybedenler, Okumanın Tarihi ve Zamanın Ağızları.

(Haa, bu arada 39 kitap var resimde. Aslında 40 kere maşallah, ama 40. kitap olan Alain de Botton'un Çalışmanın Mutluluğu ve Sıkıntısı, Caner Efendi'de (Eler) olduğu için şu aralar, fotoğraf çekimine katılamamış kendisi... Allahtan ki, o kitabı blogumuzda tanıtmışız zaten geçmiş günlerde. Dileyen geriye gidip bakar)

1 Şubat 2010 Pazartesi

Fransa'nın zaferi

Hentbol'da Avrupa Şampiyonası tamamlandı. Fransa, Pekin yarı finali ve geçen yılki dünya şampiyonası finali (üstelik Zagreb'de) tekmelediği Hırvatistan'ı yine yenip işin suyunu çıkardı. Tek not aktarıp, ilgilenenleri sporstudyosu.com'a yazdığım yazıyla başbaşa bırakacağım: Fransa, aynı anda olimpiyat, dünya ve Avrupa şampiyonluğu unvanını elinde tutan tarihteki ilk ekip oldu.

Finali TRT'nin vermesi, bugüne kadar hiç sallamadıkları uluslararası hentbolu görmeleri açısından iyiye işaret. Gelecek spor kanalının işareti bunlar. Bir de anlatım iyi olsa güzel olacak ama...

Sporstudyosu.com'daki yazı için tıklayın

31 Ocak 2010 Pazar

Medya bağımlılık endeksi


Türk medyası, son yıllarda ne kadar yandaş medya oldu? Cevabı, kesin çizgilerle vermek çok zor olmasa gerek. AKP yandaşı olmadan önce de çeşitli siyasi erklerin 'yandaşı' olduğunu bildiğimiz bu iflah olmaz medyanın, son yıllarda iyiden iyiye dengesiz bir kutuplaşmaya gittiğini, Ergenekon, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay kararları, TSK ile ilgili mevzular hem de açılım haberlerinde medyayı A ve B grubu diye çizgiyle bölebilecek kadar netleştiğini görebiliyoruz.

El değiştirdikten sonra Sabah'taki gözle görülen AKP tarafgirliği, normalde sağ cenahta bir yayın olmasına karşın nispeten demokrat bir çizgisi olan, ancak son iki yılda zıvanadan çıkıp Cumhuriyet'in Fetullahçı versiyonuna dönüşen Zaman'ın saçmalıkları, Hürriyet'in etli-sütlüye karışmayan lay-lay-lom tarzı, Koza Grubu'nun Bugün'ü, kim iktidar olursa onun karısı olan TRT'nin Erdoğan'ın haremine girmesi, medyadaki dengeyi iktidar lehine bozmuş görünüyor. Cumhuriyet'ten Sözcü'ye, Avrasya TV'ye sayısı azalan 'karşı cenah' da - herhalde dengeyi sağlamak için - Allah ne verdiyse saçmalıyorlar bazen o ayrı.

Medya-iktidar ilişkileri, basın özgürlüğü konusunda her yıl bir rapor yayınlayan Freedom House'un 2009 medya özgürlük raporu açıklandı. Ülke bazında basın özgürlüğünün belirleyen kriterlerin değerlendirildiği listede İzlanda, 9 'ceza puanıyla' dünyanın en özgür medyasına sahip ülke olarak çıktı. Listenin ilk 10'u Avrupa ülkelerinden oluşurken, Türkiye 50 ceza puanıyla Arnavutluk, Komor Adaları ve Tanzanya ile 101. sırayı paylaşıyor. Türkiye'den daha özgür olan ülkeler arasında Mozambik, Moğolistan, Botswana, Barbados gibi ülkeler var. Listede İngiltere'nin 27. sırada yer alması bana ilginç geldi. Benim okuduklarıma bakılırsa, kesinlikle daha ileride yukarıda bulunması gerekiyor.

Listedeki 195 ülkenin 70'i özgür, 61'i kısmen özgür, 64'ü ise bağımlı sınıfında bulunuyor. Son sırada 98 ceza puanıyla Kuzey Kore, onun önünde Türkmenistan, Burma, Libya, Eritre ve Küba yer alıyor.

Belediye... 'Belle diye'...

Avustralya Açık yoğunluğu bitti. 10 gündür sıkı yayınlar yüzünden pek e-yazıta bakamadım. Yazalım birşeyler o zaman.

Bir iki gün önce Bakırköy tarafına bir işim düştü. Yeşilyurt'a gittim. Yolda, Ataköy 5. kısımın oralarda garip bir tabela gördüm, yol kenarındaki yeşilliğin içinde: 'Bu alan Bakırköy Belediyesi tarafından sizler için satın alınmış ve yeşil alana dönüştürülmüştür'

Garipsedim tabii... Ama, aklıma hemen başka örnekler geliverdi. Demek ki, bu belediyelerin bir nevi zorunluluğu olmuş. Hizmetlerini halkın gözüne sokarak reklam yapmaya... Bunlar senin zorunlu hizmetlerin kardeşim. Koskoca Bakırköy Belediyesi 100 metre kare alanı yeşil alan yaptım diye reklam yapmak zorunda hissediyorsa vay halimize... Eskaza bir spor tesisi, bir kültür evi, kapsamlı bir altyapı hizmeti, bir ulaşım çözümü sunarsa naneyi yedik. Tesisten büyük tabela yaptırırlar.

Aklıma gelen diğer örneklerden demet derdim size:

Samsun'da Büyükşehir Belediyesi, 2005'te biten Otogar binasını açtı. Otogar binasının üzerinde, şehre neredeyse 10 kilometre kala görünen nal gibi harflerle başkan efendi kendi adını yazdırdı: YUSUF ZİYA YILMAZ OTOGARI... Hazret de ekleseydiniz?

Benzerini bundan 20 yıl önce kentin ilk büyük bulvarını açan eski başkan Kemal Vehbi Gül'de yapmıştı. Sonra seçimi kaybedince, ardılı olan Muzaffer Önder, bulvarın adını 100. Yıl Bulvarı'na çevirdi.

Sarıyer Belediyesi, Kilyos'a giden öğrenciler ve üç tane vatandaş için sabah ve akşam iki gidiş gelişli ücretsiz bir sefer başlatmış. Güzel hizmet. Ama öyle bir vaveyla, reklam ve şaşaalı reklam yaptı ki, bu reklama harcadığı parayla bir aylık benzin parası çıkardı bu seferlerin. Bir de Bahçeköy'ün tam girişine asılan, 'Sarıyer Belediye Başkanımız Şükrü Genç'e otobüs seferleri için teşekkür ederiz. Bahçeköy Halkı' pankartı da inandırıcı olsa iyi.

Klasik belediyeci taktiğidir. Özellikle Şişli'deyken çok görürdüm bunları. Mustafa Beyler (Sarıgül) bir güvercine yem verse, ertesi gün Halaskargazi'de (Şişli'yi Taksim'e bağlayan en işlek cadde) pankart: 'Güvercinleri doyuran Sayın Başkanımıza teşekkür ederiz. Şişli Esnafı'

Yemeyin bizi... Belediye, iyice 'belle diye' yapıyor bunları. Kimsenin öyle yok otobüs kalktı, yok kıl oldu, yün oldu diye cebinden para verip pankart yaptıracak hali yok.

27 Ocak 2010 Çarşamba

Rafael giderse...

(Bu yazım, tenisdunyasi.net'te 27 Ocak 2010 tarihinde yayınlanmıştır.)

Bugün Reuters'in geçtiği bir değerlendirme haber gördüm. Eurosport, web sitesinde "Nadal'ın kariyerinin sonu mu?" başlığıyla vermiş metni... Üzerine bir Rafael Nadal yazısı yazmak şart oldu. Tenisin en önde karakterlerinden birinin zoraki gidişi - sadece spekülasyon olduğunu umuyoruz - ne getirir, ne götürür, iyi düşünmek lazım.

Rafael giderse, azim biter. Başarının anahtarı azim, yeni kapılar açamadan kilidin içinde kırılır. Örnek alınası pozitif yapıcı duygunun parmakla gösterilecek en temiz uygulayıcısı, elimizden kayar gider.

Giderse O, tenisin her seferinde duyguları boğazda düğümleyen en büyük rekabeti topal kalır. Yıllar, yıllar içinde edinilecek tüm rekabetlerde hep bir yön eksik olur. Karakter, oyun, stil, kişilik ve karizma başlıkları altında birbirini eşsiz bir yap-boz ayarında tamamlayan bir başkasını yerine koymak çok zaman alır.

Rafael'in gidişi, zafere giden yolda inancı zayıflatır. 'Terin son damlası' yaşamdaki pratiğinden azat olup, yeniden klişe olarak deyimler sözlüğündeki sayfasına döner. Dünya gözüyle mucizeler görmeyi çok bekleriz.

Rafa 'Artık ben gideyim' derse, alçakgönüllü sportmenlik düzeneği sarsılır. Ortalıkta 'bir turnuvayla olanlar' fink atar. Şampiyonluğunda ölçülü sevinen, kaybettiğinde kusuru oyununa bulan ve tüm rakiplerinin hakkını teslim eden, 'polemiksiz süper yıldız' örneğinin içi boşalır. Gözü yaşlı rakibine başını dayayıp teselli edecek kadar samimi adam ararız çok. Ve korkarım ki, bulamayız.

Rafael Nadal gidiverirse, naiflik özlenir. Minicik bir kasabadan nakış gibi işleyerek oluşturulan örnek başarı hikayesi masalsılaşır. Artık minicik kasabalardan tekil çabalarla değil, dev endüstrilerden fabrikasyon yıldızlar türer.

Rafael gitmeye karar verirse, Spartaküs, Kirk Douglas'sız kalır.

Matador Rafa ayrılık diye diretirse, modern dünya tarihine geçen spordaki İspanyol devrimi, en önemli önderlerinden birine ağlar. Yerine kimseyi koyamazlarsa da, fetret devrini müteakiben çöküş başlar. Kısacası, lokomotifsiz vagonlar yürümez.

Rafael giderse, kızlar günlerce ağlaşır. Sponsor firmaların yönetim katı acil toplantıya girer. Amca Toni'ye baskı artar. Adamcağızın hayatı zehir olur.

Rafael giderse, Sampras'ın öksüzü Paris gibi, New York yıllarca umutsuzca onu bekler.

Rafael Nadal zamansız giderse, demokrasi kaybeder, monarşiye döneriz...

25 Ocak 2010 Pazartesi

Kapakta 'pişti' olmak


Bir dergi editörü olarak duruma hassasiyet göstermem normaldir sanırım. Brezilya'nın iki önemli haber dergisi, bu haftaki kapaklarında aynı resmi basmışlar. Garip olan, 5 gün sonra piyasaya çıkan Veja'nın rakibini gördükten sonra aynı resmi kullanması... Özellikle kullanmışlar sanki.

Söz konusu dergiler, ülkenin dev yayın grubu Globo bünyesindeki Epoca ile Abril Grubu'na ait Veja (Bakış)... Bu hafta Haiti'deki büyük depremi aynı çarpıcı fotoğrafla kapak yapmışlar.

23 Ocak 2010 Cumartesi

Wikimapia



İşte bir muhteşem internet hizmeti daha! Google, Microsoft'un canına okumaya niyetli. Yine süper bir hizmeti fani insanlığın hizmetine sunmuşlar: Wikimapia.

Tüm dünyayı uydu resimleriyle taradığımız gelişmiş Google Maps'in bir tür işlenilebilir versiyonu diyebiliriz bu şanlı hizmete. Resimlerin üzerinde tek tek seçip tanımlama yapabiliyor, adres ve bilgi ekleyebiliyorsunuz. Böylece hiç bilmediğiniz bir kentte bile Cemil İpekçi Apartmanı'nı elinizle koymuş gibi bulabilir ve kapısını tıklatabilirsiniz. Cemil Bey evde olur mu, onu bilemem. Onu yazmamışlar...

Bakın şurdan, görün.

15 Ocak 2010 Cuma

İki Malatyalı hakkında...

Papa suikasti suçlusu Mehmet Ali Ağca, 18 Ocak'ta, 'içerdeyken' dumansız hava sahasına dönüşen atmosfere dahil oluyor. 52 yıllık yaşamının yarıdan fazlasını içerde geçiren, doğal olarak bu süre içinde yaşadığı baskıyla Mesih olduğunu dahi ilan eden (daha da vahimi dışarıda müritleri oluşan) bir adama dönüşen tetikçi, artık aramıza karışacak. Kısa sürede yaşama adapte olabilirse, TV'lerde yorumlar yapacak, dergide köşesi olacak, teşkilatta el öptürecek...

Medya, gökte ararken yerde bulduğu 'katilin boynuna atılacak' ve anılarını deşesiye sorular soracak. Kırmızı koltuklarda oturup, yakıcı spot ışığı ve bitmek tükenmek bilmez sorulardan olabildiğince kaçarak, bir yandan da delikanlılığı elden bırakmadan nutuklar verecek.

Şerefsiz bir kurşun kurbanı Hrant Dink, 19 Ocak'ta toprak altındaki üçüncü yılını dolduracak... Ağca'nın tahliyesinden bir gün sonra. Bir çırpıda geçen zamanı hatırlayacağız yine... 'Paris'in göbeğinde çıkıp soykırım yoktur, Kızılay'da çıkıp soykırım vardır diye bağıracağım' diyen bu acılı ses, susturulalı üç yıl oldu. Ona, görmezden gelen devletin 'yarım izniyle' kurşun sıkan Ağca-türevi sanıklar, yine 'akıllı olun, akıllı' tehdidini savurarak mahkemelere gelecek. Malatyalı Hrant'ı toprağa düşüren şerefsiz kurşunu ateşleyen parmak havaya kalkacak; tehdit için sallanacak 'davalı' tarafa... Hrant Dink, 'ruh halinin güvercin ürkekliğine' kurban gittiği ülkesinin pak toprağında yatmaya devam edecek, katillerin zihniyeti de kendisine yeni hedefler üretmeye...

Ağca ve Dink... İkisi de Malatyalı. Hangisi daha vatansever? Hangisi barışçıl? Hangisi mazlum? Hangisi örnek insan? İyi düşünün... Kurtlar vadisinin dibinde şarıldıyan soğuk suyu içmeden bir daha düşünün.

---

KONUYLA BAĞLANTILI BİR ÖNERİ: Uluslararası Hrant Dink Vakfı'nın hazırladığı 2010 Ajandaları satışa çıktı. Ben de bugün Ada Kitabevi'nde gördüm ve aldım. Çok özenli hazırlanmış ve içinde önemli bilgilere yer verilmiş. Türkçe, İngilizce ve Ermenice olan ajandayı bir anı olarak alıp saklamanızı tavsiye ederim. Ayrıntılı bilgi bu linkte.

12 Ocak 2010 Salı

Yola gelmeler...

Cumhuriyet yazarı Hikmet Çetinkaya, nihayet olan bitene biraz da eleştirel pencereden bakmayı başarmış. Bu ülkenin en tutucu gazetelerinin başında gelen gelenekçi Cumhuriyet'te bu görüşler eskiden sıklıkla yer alırdı. Ama şimdilerde 'insanın köpeği ısırması' gibi seyrek. Şaşırdım açıkçası... Son dönemde Cumhuriyet'te yayınlanan en demokrat yazı şöyle:

Demokrasi ve Cehalet...

Anılar denizinde dolaşıyorum kimi günler...

TEKEL işçilerinin eylemlerinde Alsancak’taki tütün işletlemelerini, vardiya çıkışlarını, Tarık Dursun K.’nın “Hasangiller”ini anımsıyorum. Buca-Alsancak hattındaki banliyö treni ve yaşanan aşklar...

Düşlerimle baş başayım... Yağmalanan dağlarımızı, ovalarımızı düşünüyorum... Kirlenen denizlerimizi, ırmaklarımızı, göllerimizi...

Ulusalcılık ya da yurtseverlik ezilenin yanında olmak, talana, soyguna karşı çıkmak değil midir?

Yıllar dingin bir ırmak gibi akıp gidiyor...

Toplumun kafası o denli karışık ki, Atatürkçülüğü ve ulusalcılığı “şoven milliyetçilikle” karıştıran, “demokrasi, özgürlük” dediğiniz zaman “Türkiye AKP’den askeri darbeyle kurtulur” tezini savunan, çeteleri kahraman gibi görenler bile var.

Umutlarını askere bağlamış toplumun bir kesimi!

Belli bir yaşta olanlar Kenan Evren’in 1982 Anayasası’na mutlaka “evet” oyu vermişlerdir. Dillerinde “ulusalcılık” ve “Atatürkçülük” var yine son günlerde... Demokrasiye, özgürlüklere, hukukun üstünlüğüne sahip çıkanlara, “Balbay içeride, emekli paşalar dışarıda” diyenlere “dönekler” diyebilecek kadar düşmanlar. Bunların 20-22 yaşındaki teğmenlerin tutuklu olduğundan bile haberleri yok! Bir ülkede teğmenler darbe yapabilir mi?

Açık açık söyledikleri şu: “Asker gelsin bizi kurtarsın!”
Bu darbeci kafalar hâlâ akıllanmadı!
Sanıyorlar ki asker darbe yapınca, Türkiye kurtulacak!
Yazık!

***
12 Mart’tan, 12 Eylül’den, 28 Şubat’tan ders almamışlar, 27 Nisan “e-muhtırası”nın AKP’nin ekmeğine yağ sürdüğünün farkına varmamışlar. Acı ama gerçek bu! Tarikatçı yapılanmanın nerelere değin uzandığını bilmezler...

Kolaycıdırlar ve aynı şeyi söylerler, baskıcı bir sivil rejimle karşılaştıklarında:
“Asker gelsin bizi kurtarsın!”

Sol ve sosyalist bir siyasi partiye gir ve demokrasi mücadelesi ver!
Girmezler!

Irkçılık, mezhep ayrımcılığı yaparlar! Her Kürt yurttaşımızı potansiyel terörist görürler!
Uğur Mumcu için gözyaşı dökerler ama o cinayetin ardındaki “büyük patronun kim olduğunu” öğrenmek istemezler.
Hrant Dink öldürüldüğünde zil takıp oynadılar, biliyorum!
Necip Hablemitoğlu cinayetinin tetikçilerinin bulunmadığını bilmezler...

***
Ergenekon davasının tüm sanıklarını “kahraman” olarak görürler; çetelerle, mafyayla bağlantılı olanların arasına yurtsever aydınların, gazetecilerin, bilim insanlarının, dağda PKK’yle savaşan genç subayların konulduğundan haberleri yoktur.

Ergenekon davası sulandırıldı ve dava olmaktan çıktı... Davanın omurgası dönüp dolaşıp Balbay’ın günlükleri üzerine kuruldu, Özden Örnek Amiralin “Darbe Günlükleri” önemsenmedi!

Emekli paşalara, darbeseverlere toz kondurmazlar!

Eski İnönü Üniversitesi Rektörü Fatih Hilmioğlu, Ergenekon davasının tutuklu sanıklarından.

İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Erkan Çanak, Hilmioğlu’nun yaşamsal tehlikede olduğu gerekçesiyle salıverilmesini istiyor. Gerekçe olarak da üç saygın hastanenin raporlarını gösteriyor. Hilmioğlu’nun karaciğerinde kanser riski var!

Mahkemenin üç üyesinden ikisi “Hayır, tutukluluk durumu kaldırılmasın” diyor. Benim içimi acıtıyor, ya sizin?

***
Son sözüm yine sözde Atatürkçü ve ulusalcı geçinen takımla, dinci, tarikatçı, liboş tayfaya.
Birbirinizden farkınız yok! Sandıkla gelen sandıkla gidecek!

Ezilenden, hukukun üstünlüğünden, demokrasiden yana olacaksınız; asker, sivil ne olursa olsun baskıcı rejimlere karşı tavır alacaksınız.

Kafatasçılık yapmayacaksınız... Ne Türkçülük ne de Kürtçülük!

Anlaştık mı?

hikmet.cetinkaya@cumhuriyet.com.tr

11 Ocak 2010 Pazartesi

Medya tarihi meraklılarına


The Age, Avustralya'da ağırlığı en fazla olan gazete. 1854'ten bu yana yayınlanan Melbourne merkezli gazetenin, 150 yıl özel bölümü çok özenli hazırlanmış. Gazetenin 150 yıllık kronolojisinden seçme fotoğraflar, döneme damga vuran metinler theage.com.au adresindeki internet sitesinde okurlara sunulmuş. Sitenin 150 yıl özel bölümünü, medya tarihine meraklı olanların ziyaret etmesinde fayda var.

Aynı zamanda neredeyse komple bir ülke tarihi anlamına gelen kronolojiyi de inceleyip, Avustralasya tarihini bir çırpıda yalayıp yutabilirsiniz. Özel tavsiyem, gazetenin içinden resimlerin yer aldığı foto galeriyi görmeniz...

The Age - 150 Year Gallery

The Age - 150 Year index

8 Ocak 2010 Cuma

Çöpçüler

Ne zamandır yazmayı düşünüyordum. 24 televizyonundaki Kafa Dengi programında bir çöpçüyü konuk olarak görünce 'artık zamanıdır' dedim; bunu yazalım.

Orta iki veya üçteyim... Bayram adında bir çocuk vardı bizim sınıfta. Bir gün Almancacı kaldırdı kendisini. İsmini söyle, yaşını söyle gibi basit cümlecikler söyletirken kendisine, 'Baban ne iş yapıyor?' diye sordu. 'Belediyede çalışıyor' dedi Bayram, kalın gözlük camının gerisinde buğulanan gözleriyle. 'Memur mu yani?' diye üsteledi hoca. 'Hayır, İşçi' cevabı geldi. O sırada şerefsizlikle bezeli bir ses atlayıverdi arka sıralardan bir yerden: 'İşçi dediği, temizlik işçisi hocam. Çöpçü yani...'

Bir garip oldum. Ders devam ederken, bir iki kez gözüm gitti kendisine. Ortamdan kopmuş, gözler derinlere takılmıştı. Tenefüste ise köşesine çekilmiş, sessizce ağlarken gördüm onu.

O günden beri çöpçülere ayrı bir sempatim vardır. Hayatımızı çekilir kılan, tüm o kokuyu bizler çekmeyelim diye yıllarca ciğerlerine çekip ömürlerini kısaltan, hatta gürültüden rahatsızlık duymayalım diye gece uykusunu feda ederek çalışan, sağlığımızı dolaylı yoldan borçlu olduğumuz bu insanlar, saçma sapan bir 'aşağılama' bakışının kurbanı olurlar.

Çöpçüdür onlar herkesin gözünde. Pislikle uğraşır, argodur, kaba-sabadır, iğrenç kokar. Tulumu üzerinde değilken, günlük yaşamda bile zihinlerden gelen bu kokudan kurtulamazlar bir türlü. Yaptıkları 'adi bir iş' olduğu için dikkate alınmazlar. Kız isterken eğilip bükülürler. Çocukları, Bayram'ın başına geldiği gibi arkadaşlarınca aşağılanır. Şarkılarda bile 'körolasıca' olurlar.

Oysa bu kadir kıymet bilmez insanlar, hiç bir vasfı olmayan iddaa bayii'sine 'iş' anlamında çöpçüden daha fazla değer verir. Saygın bir iş sonuçta iddaa bayii. Çok faydalı bir iş. Çöp toplamakla kıyaslanmayacak derece faydalı... Dört gün çöpleri toplanmadığında anlarlar değerini bu fedakar insanların. Ama gariplerim, bu kadar uzun süreli (4 gün!) eylem yapamayacak kadar mecburdurlar iş verenine.

Kıçını sildiğin kağıdı, fare ölüsünü, dört yaşındaki ufaklığın yırtıp attığı defteri, cam kırıklarını, kokmuş fasülye yemeği ve envai çeşit iğrenç atıkla geçen 20 yılda hizmet ederler televizyonun karşısında esneyen düşünen hayvanlara. Yaranamadıkları gibi bir de 'çöpçü işte p.zevenk' olurlar.

Dönelim 24'teki programa. Programın konuğu Ali Mendillioğlu isminde bir kağıt toplayıcısı. Bu işin bilgesi olmuş, şiirler yazıyor ve elinden iddaa kuponu düşmeyen, babadan meslekli, kravat takmış çoğu ayıdan daha iyi biliyor yaşamı. Atıklardan insan analizi de yapıyor, Dostoyevski'den kendisine yol da çiziyor. Selahattin Yusuf ile Sırrı Süreyya Önder arasındaki uzun süren bir tartışma yüzünden kağıt toplayıcısı Ali iki saatlik programda 10 dakika konuştu belki ama, saygı uyandırdı bende... Şu söyledikleri kaldı aklımda bir de:

- Daha önce de bir iki TV programına çıktım. Bir kaç yıl öncesine kadar bu milletin naif, mazlumun yanında olduğunu düşünürdüm. Bizleri anlayacağını sanardım. Öyle olmadığını gördüm. Onların gözünde biz çingeneyiz, baliciyiz. Çünkü çöpten yaşamımızı kazanıyoruz. Bu yüzden tek bir şey bilirim ben: Doğru yolum isyandır.

6 Ocak 2010 Çarşamba

Mısır yönetiminin adiliği

Gazze şeridindeki yardıma muhtaç insanların dört gözle beklediği ABD, İngiltere ve Türkiye'den (IHH) oluşturulan sivil yardım konvoyu, Mısır'ın El Ariş kentinde yeryüzündeki en kişiliksiz liderlerden Hüsnü Efendi'nin keyfi komutları yüzünden şiddete maruz kaldı.

Konvoya karadan ilerlediği Akabe'den girişe izin vermeyip işi uzatan Mısır yetkilileri, ters yönden deniz yönüyle ulaşılan El Ariş'ten de yardımlar için bir sürü zorluk çıkarttı. Yandaki haritada rota ayrıntısı var. 56 aracın giriş vizesi alamaması üzerine yardım konvoyunun protesto eylemi yapması üzerine 2 bin kişilik Mısır polis gücü, herkesi copladı. Konvoydaki Türk, İngiliz, Pakistanlı, İsrailli herkes coplandı. Konvoy lideri Kevin Ovenden'in gönderdiği e-postadan çıkan resim ve videolar pek iç açıcı değil.


Konvoyun başına gelenleri ve projenin ayrıntılarına bu linkten ulaşabilirsiniz.