28 Ağustos 2010 Cumartesi

Sert kadınlar

Spor fotoğrafçılığını sanatla birleştiren harika bir örnek gördüm New York Times'ta. Fotoğrafçı Dewey Nicks, NY Times için 30 Ağustos'ta başlayacak Amerika Açık'ın hemen öncesinde müthiş bir stüdyo çekimi yapmış. 'Çok sert vuran kadınlar' başlıklı konsepte bilinen klişeleri ters yüz eden kadınların fiziksel direnci ve gücünü ön plana çıkaran Nicks, ayrıca gücün arkasına gizlenmiş güzelliği de (Vera Zvonareva örneğinde görülüyor) su üstünde tutmayı ihmal etmemiş...

Elena Dementieva, Serena Williams, Jelena Jankovic, Viktoriya Azarenka, Samantha Stosur ve Kim Clijsters'tan oluşan 13 fotoğraflık galeri ve vuruş anını yavaş çekimde gösteren harika görüntü kayıtlarını NY Times'ın web sitesinde görebilirsiniz.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Boykot aslanım, boykot

'Siyaset kafiri' bir insan olarak ülkenin referandum boykotunu en rahat uygulayacaklarından arasındayım. Çünkü oy atmaya gitmedim, gitmem. TV'lerin canlı yayın şehvetini azdıran sidik yarışı ayarındaki 12 Eylül Referandumu'nda da tavrım farklı olmayacak.
---
18, legal porno izlemenin yanında, aynı zamanda oy kullanma yaşı. 18'ime girdiğimde niyet ettim oy kullanmamaya. Beş boş seçim geçti üzerinden, bölmenin arkasındaki sandığın yanı başına sokulmayalı.

Bir arpa boyu yol alındı. Ve hala aynı beylik haykırışlar çınlıyor, milli takım alkışlar coşkunluğundaki kalabalıklara. Karşıya taşlar atılıyor, önceden çalışılmış sıfatlar eklenerek cümlelere. Bağırarak siyaset, başat gidiyor bu mecralarda. Hala.

Ben oy kullanmamaya karar verdiğimde, üniversitenin önünde gözündeki yaşı vakur durmak için özenle dökmemeye çalışan ve kazanılmış hakkı ellerinden alınan başörtülü kadınlara destek için yapmıştım bunu. Bu saçma sapan yasak kalkana kadar kutsallık atfettiğiniz bu görevde (oy atma işlemi) ben yokum. Yasak hala sürüyor, benim inadım da...

Şimdi çok daha fazla gerekçem var: Yalancı özgürlüklerle kandırılmamak için oy kullanmıyorum. Önder Sav'ın, Cemil Çiçek'in, Melih Gökçek'in maaşlarının hukuksal zeminine el vermemek için oy kullanmıyorum. Ciddiye dahi alınmayıp balyalar halinde geri dönüşüm merkezlerine gönderilip gazete kağıdına dönüşen 10 milyon oyun içinde olacağım için yorulmuyorum. Orman arazilerini çiftliğine çevirip satan bakanların bulunduğu yüce meclisin dokunulmaz duvarında hala komedi gibi 'Millet Meclisi' yazdığı için garip buluyorum bu eylemi. Ben yokum.

('Yoksan, bi s.ktir git. Ne konuşuyorsun?')

Deme öyle, darılırım. Gücenirim. Boykot, bir erdemdir. Ne yapacağını bil(e)memek ya da korkuyla bulamaç olmuş bir kaçak güreş değildir. Gün gelir de, bir seçimde 50 milyon seçmenin 30 milyonu sandığa gitmezse, o zaman 'çözüm siyasetine' elverecek beyinler yeşerir işte. Kuru gürültüleri bırakıp, 'Ne yapıyoruz biz'e doğru yönelir düşünceler.

Genel seçimde bunu uygulamanın zorluğunun farkındayım. Ama işte böylesine dolaylı yoklamalar (yani referandumlar) bu mesajın tam yeridir. Hem de böylesine göz boyama bir konu üzerine...

Yapılan değişiklikleri şuradan inceleyiniz. Hayır kampanyacılarının iddia ettiği gibi 'hayırsız' bir metin değil. Çoğu maddede olumlu katkılar var.

Ama EVET oyunuz, sadece bu olumlu katkıları mı onayacak? Hayır. Aynı zamanda AKP'nin dayatmacı zihniyetine bir destek çıkmış olacaksınız. Onlarca değişmesi gereken madde yerinde dururken, YÖK kaldırılmamışken, dokunulmazlıklar ve yüzde 10 barajı yerinde sayarken, demokrasi türküsünün nakaratına ortak olacaksınız. Bu da 'yalan demokratlık' olacak. Yani tam da Erdoğan'ın 'Eğer hayır derseniz, sonucuna katlanırsınız' tembihine uygun bir demokrasi şablonuna yerleşeceğiz. En iyisini bilenlerin dikte ettiği, cımbızlı metinlerle düzülmüş bir geleceği, 'katıksız bir uygarlık' yolu olarak kampanya edivermek, ancak böyle bir faydacı siyaset geleneğinin icraatı olurdu. Onlar da türkülerini bu yolda bestelettiler. Bangırdıyor, Mecidiyeköy Metro çıkışında...

Ya diğer kanat? Statüko tapınaklarında kapıları sıkı sıkıya kapatanlar? Hayır ile koruyacakları kutsal metinleriyle nereye kadar gidecekler? Eninde sonunda yakılacak olan bu metinleri biz değiştireceğiz diyorlar. Bu blöfleri kaç kez yer insanlar? Kuru bir 'diktatorya istemiyoruz' söylemi, sığ bir parti odaklı muhalefet değil mi? Savunma mekanizmasına 'asker' ve 'rejim' besmelesiyle başlanan metinlerle ne kadar ilerici bir muhalefet üretebilirsiniz?

Değişiklik istiyoruz. Yarım yamalak değil, komple bir değişiklik. O yüzden, bu olmadı. Veremi gösterip sıtmaya razı edilmenin gelenek olduğu ülkede yeni tavırlar, yeni bakışlar ve yeni duruşlar istiyoruz.

Değişikliğe evet, dayatmaya hayır.

---
İronik bir şekilde, ülkücü hitabıyla kendisine olan büyük saygımı haykırdığım Yıldırım Başkan, velvele-i şahane eylemiş yeniden, Radikal'deki muzip pazartesi sütununda. Şöyle edebi satırlar okuyoruz aralarda, hayretlere düşerek:

Cumhuriyet tarihinin en karşılıksız umudu; toplum olarak yaşadığımız erozyonun kumaşı bozuk neticelerinden Kılıçdaroğlu ile hoyratlığıyla kalplerde kurmuş olduğu tahtta öfkeyle hop oturup hop kalkan Erdoğan karşılıklı salvolarıyla söz konusu referandumun nemene bir garabet olduğunu kanıtlıyorlar. Her ikisi de aynı gerekçelerle aynı şeyi savunan iki mahalle efesine benziyor. Birbirlerinin karşısına düşmüş olmaları tamamen tesadüf.
(Yıldırım Türker, 23 Ağustos 2010, Pazartesi - Radikal)

19 Ağustos 2010 Perşembe

Yandı gülüm keten helva


Dünyanın bir bölümü son yüzyılın en sıcak yazını geçirirken, çöl sıcağıyla ünlü Arap Yarımadası galiba tutuştu!

Dubai Sports TV'de bir futbol maçı. Hıncal gibi ben de 'gözlerime inanamadım'! Kadrajda 22 oyuncuyla birlikte sağ ve sola pan yapıldığında nal gibi giren iki tane vantilatör var! Köşe gönderine yakın atılan paslarda vantilatör devreye giriyor! Arkasında neler olduğunu görmek imkansız. On dakika baktım maça, ısrarla orada duruyor.

Yayın standartları hakikaten olağanüstü...

5 Ağustos 2010 Perşembe

1988

Yaprakları solan yılların hikayesini yazsanız, hangisini seçerdiniz? Doğduğunuz yılı mı? Aşık olduğunuzu mu? Yoksa, hatırladığınız ilk aile bireyinizin vefat ettiği sene mi daha çok iz bırakırdı yaşamınızda?

Bunu düşündüm geçenlerde. Neyi yazardım? 1981'de doğdum, 85-86'dan bu yana hatırlıyorum ve biriktiriyorum. Neydi en sansasyonel? Duvarın yıkılması mı? Körfez Savaşı yüzünden evimizin yanlarında bir yerlerde güvenli bir kovuk aradığımız sene mi? İnternet devrimi mi? Gazeteciliğe başladığım yıl? Sarsıntı dolu 2001? Manyamış 2008?

Her yılı apayrı değerlendirmek lazım, böyle bir çalışma yapılırsa. Ama ben galiba buldum. 1988'i yazarım. Ve, karar verdim. Bir gün 1988'i yazacağım. Yaşama dev bir iz bırakan o çılgın yılı yazacağım.

1988'den bir konseri 10 gündür indiriyordum. 47 parçaya bölünmüş DVD'yi nihayet bitirdim. Konser, Bruce Springsteen'in Doğu Almanya'da verdiği unutulmaz konseri. Efsanevi müzisyenin Tunnel of Love Express kapsamında Doğu Berlin'deki Radrenbahn Weissensee'de verdiği müzik tarihinin en önemli konserlerinden biri. 160 bin insanın katıldığı bu konser, bir yıl sonra tarih sahnesinden silinecek olan sosyalist Doğu Almanya'nın gördüğü belki de son büyük kültür olayıydı. Olağanüstü kalabalığın 'Born in the USA' şarkısına yaptıkları düet, insanı bir garip ediyor. Birleşmenin eşiğindeki GDR, sosyal patlama yaşıyor...

Eric Hobsbawn'da okumuştum galiba: "1989'da dünya tarihi sona erer. Tek kutuplu ve kukla dünyada, hiç bir şey eskisi gibi renkli olmayacak."

Dünya tarihinde, tek kutba inmeden önce yaşanan çeşitlilik içinde yaşanan son yıl, 1988. Kültürel tektipleşmenin tadını kaçırdığı yaşamlar, 90'ların kimliksiz karakterleri henüz türememiş. Michael Jackson'ın değişmemiş bir kimliği var. Henüz Thriller seviyesinde. Hollanda, Van Basten'in müthiş golüyle coşmuş, Ben Johnson dopingli çıkmış. Özal iktidarda, Tayyip'in günümüzdeki sıkboğazlığını tecrübe ediyor.

1988. Güzel ve özel bir seneydi. Ne mutlu yaşayanlara.

22 Temmuz 2010 Perşembe

Bu mudur yani?

Çekoslovak okurları,

13 gün ara vermişim yazmaya. E-yazıt geçmişimizdeki en uzun ara olmuş bu. Ama benim bir gerekçem var: İstanbul Cup yoğunluğu ve iki ayda üç dergi yapma sıkışıklığı. Feci bir iş yoğunluğumdaydım o yüzden yazamadım bir süre.

Lakin, bu arada eğleniniz, yaz tatilinizde hatmettiğiniz Cin Ali serisi yerine farklı bir şeyler okuyun ve yorumlayın diye öykü yazdık size. Bir kişi mi yorumladı yani? Ayıp ayıp.

Yazacağız yeni şeyler. Toparlayayım, yazarım. Son günlerde aklıma takılan bir notu ekleyeyim bu yazıya da boşuna akmasın su:

Son günlerde televizyonlarda sıkça dönen bir reklamda, milli takım tezahüratı yapan robot, amigoluk yaparken şöyle bağırıyor: Kırmıziiii. Kırmıziiii... Robot Türk ise, 'kırmızıııı' demesi lazım, türkçe kelime öğretilmiş bir ecnebi ise 'kirmiziii'... Melez dilli bir robot da, absürtlük katmaktan başka ne işe yarar?

9 Temmuz 2010 Cuma

İlk öyküm

Pek sevgili e-yazıt okuyucu takımım,

Daha önce bir iki senaryo denemesi, onbinlerce haber, reklam metni, ıvır zıvır yazdıktan sonra ilk kez bir öykü yazmayı denedim. Ekteki metin belgesini indirip bir okuyunuz. Bu yolda ilerlenir mi, gelen tepkilere göre bir değerlendirme yapacağım. Belki ileride mini bir öykü kitabım olur.

Öykü yazma konusunda gavur Emrah Serbes'in geçen yaz okuyup çok beğendiğim 'Erken Kaybedenler' kitabından sonra niyetlenmiştim. Bir yıl sonra çıktı ilk hikaye. Üretkenlik konusunda hızlı olduğum söylenemez galiba.

Tek bir ricam olacak. Lütfen paylaşmak için öykü metnini sağa sola sitelere, bloglara kopyalamayınız. Verin linki gelip burdan okusun yavrucaklar...

(Bu arada, M-Taha gibi değerli arkadaşların her satırda geçirmek için cımbızla malzeme aramamalarını dilerim. Şaka lan M-Taha... Büyüksün. Tuuba Büyüküstün.)

ÇATI, S.F.Erbay (doc.)

8 Temmuz 2010 Perşembe

Londra artıkları

Dünyanın en başarılı yayıncılık işlerinin yapıldığı İngiltere'den dönüşte, ister istemez bavulun yüklüce bir yekünü 'kırılacak malzeme' yerine 'okunacak malzeme' notuyla sınıflandırılabilir. Ama 20 kg bagaj hakkı verdikleri için (fazladan her kilo için 8 Euro kesiyorlar!) bir sürü almak isteyip de alamadığım kitapla ülkeye döndüm. 'Ne kopardıysam kardır' mantığıyla Londra'dan kütüphaneme eklediğim değerliler şöyle:

Muhteşem Guardian'ın hafta sonu dergileri, spor ekleri ve önemli yazılar...

Kitaplar
Making the News - Paschal Preston
The Year of The Rose -
The Olimpics' Most Wanted - Floyd Conner
Cathy 'the autobiyography' - Cathy Freeman
Rugby Sporting Almanac - Tim Hill
Champion in Exile - Jaroslav Drobny (1954 ilk baskısı)
Steve Redgrave 'The Autobiyography' - Nick Townsend
Queen of the Court - Serena Williams
Duel for the Crown

5 Temmuz 2010 Pazartesi

Muhteşem 9: Doksanların güzellikleri

Nostalji kekikli bir yazıyla devam ediyoruz. Salaş seksenli yıllar ve hiperaktif ikibinler arasında kendini kaybetmiş gibi duran garip doksanlı yıllara odaklanıyoruz bu yazımızda. Ey ahali, unutma, unutturma.

9 - Cartel: Günümüzden bakınca sözlerin bayağı yırtıcı ve apaçık karşı-ırkçı olduğunu görüyoruz. Ama o günlerde düşündüğünüzde müzikte ve toplumsal katmanlarda yarattığı etki müthişti. Ve kabul edin, müzikte bir çığır açtılar.
8 - Beşiktaş 90-92: Sadece konu edindiğimiz on yıllık periyotta değil, tüm futbol tarihinin en iyi bir kaç ekibinden biri. Mehmet, Rıza, Feyyaz, Ali, Metin, Walsh, Şenol, Recep ve diğerleri. Hep ayakta alkışlanacak takım.
7 - Süper Baba: Özel TV döneminin ilk dizi fenomeni. Aileden biri haline gelen üyeleriyle zirve. Şevket Altuğ'un Perihan abladan sonra yeniden dirilişi.
6 - Martina Hingis: Güzel insan. Bir kuşağı baştan çıkaran (ya da çileden çıkaran) melek-şeytan.
5 - Eşkıya: O dönemde can çekişen Türk sinemasını tekrar dirilten ve on yıl içinde Hollywood baskınlığına kafa atan tek sinema yapıtı. Yavuz Turgul kültü.
4 - Mahalle maçları: Forma satışlarının yaygınlaşmaya başlamasıyla ayrı bir keyifle oynanan bir çocukluk tutkusu. İkibinlerle tarihe gömülen bir Türk mahalle geleneği.
3 - Özel Radyolar: Periyodun ortasında (1995) zirveyi bulan ve doksanlar boyunca etkileri görülen iletişim aracı. 'Radyodan istek yapma'nın yerini resimli mesajla çiçek gönderme aldı. Yanlış oldu.
2 - Yeni Yüzyıl: Bir büyük fikir, bir güzel iş. Türkiye basın tarihindeki en muhteşem yapıt. Ne yazık ki, krizlerle boğuldu gitti. Bugün hala sevdiğimiz insanlar o çatıdan yayıldılar etrafa, şükür.
1 - Atlanta Olimpiyatları: Michael Johnson, Marie-Jose Perec, Carl Lewis, Alexander Popov, Naim Süleymanoğlu, Hamza Yerlikaya, Nijerya futbol. Özlenesi bir spor şöleni.

Anılardan bir dost gelir

Giderek daha fazla sinirlerimi kaldıran bir oyun olan futbolu iyiden iyiye öldürdüler. Bazılarının para kaynağı, bazılarının politik kazanım beklentisi, birilerinin ise üstünlük taslama aracı olan futboldan bahsediyorum; çocukluğumuzda yıllar yılı heyecanla beklediğimiz zirve organizasyonu Dünya Kupası'nın bile artık nisan karpuzu kadar tat vermeyen bir keyife dönüşmesinden...

Öldürdüler tüm keyfini futbolun. Mussolini bozması kulüp başkanları ve sezon boyunca içine sarmalandığı saçmalıklarıyla yeni bir lümpen aşık atma alanı yaratıldı, olayı bahse endeksleyen futbol takipçilerince...

Biraz önce Okay Karacan'ın güzel seslendirmesiyle Kanal 24'te Hugo Sanchez'in anılarını dinledim. Beni 20 yıl öncesine, futbolu ilk sevdiğim günlere götüren büyük Hugo'yu. Dinlerken derinleşen bakışlarımı hissetmeden konuşmaya devam etti Hugo, anılarını anlattı. Ne güzeldi.

Unutulmuş bir akraba gibiydi Hugo. 80'lerin sonuna doğru mahallemizin köşesinde renkli TV'si bulunan kahveye her pazar akşamüstü uğrardı. Sigara dumanının kesif kokusunda attığı rövaşata gollerle ile mahallenin top peşindeki çocuklarını büyülerdi. Kenarı baklava dilimi gibi kıvrılan, TEKA reklamlı muhteşem formasıyla dönemin kült takımı Real'in prensiydi.

Ben, mahallede hep Hugo Sanchez olurdum, savunmada oynamama rağmen. 'Türk' maçıysa Şifo Mehmet, 'yabancılar kapışacaksa' Hugo Sanchez'dim. Hugo-Butrageno ikilisinin çocukluğumuza kattığı hayret verici güzellikler yüzünden Real Madrid'li oldum. Sonra Allah bize Raul'u bağışladı. Hierro'yu, Redondo'yu, Casillas'ı sevdik, alkışladık.

Sonra Mussolini geldi. Ne tesadüf ki o ara, futbol da iyiden iyiye çirkinleşmişti. 'İtalyan işi' övgü alıyor, Inzaghi'ye büyük forvet muamelesi yapılıyor, para babaları 'Allahıyım ben bu işin' diye avaz avaz bağırıyordu. Mussolini, bir Ortadoğu düğününde damat babası gibi para saçtı etrafa; Figorotti, Ronaldoski gibi bir sürü şov elemanıyla ortalığı ayağa kaldırmayı amaçladı. Sonra kazık döndü, kıçına girdi.
Gitti.

Üç yıl sonra geri geldi, kaldığı yerden devam edip aklınca bir rüya takım oluşturmak için çeşitli eylemlere girişti.

Mahvetti. Çocukluğumun sevimli hatıralarının takımı, güzel Real'imin içine etti, piçin doğurduğu Mussolini. Beyaz ve pelerin formalı takımın rengi bile değişti. Küflü şeftaliye benzeyen renkteki formalarla oynamakta dahi artık bir beis görmüyorlar.

Hugo'yu görünce oyunun zerafetini hatırladım. Yılların geriye gitmesini hiç bu kadar dilememiş miydim acaba? Keşke hep 1988'de kalsaydık. Sonsuza kadar. Hiç duvar yıkılmasaydı. Ve hiç Hugo unutulmasaydı...

3 Temmuz 2010 Cumartesi

Yol çalışması

Şikayette başvuru merci 'Adamlar şöyleyken bizde böyle' olunca, bir süre sonra bıkkınlık verdiğinin farkındayım. Hep bir yerlere referans, hep bir 'Burası Türkiye işte' klasiği, insanın canını sıkan bir durum. Lakin siz de İstanbul'da, Bursa'da, Rize'de yaşıyorsunuz/yaşadınız. Siz de örneklerine hakim olduğunuz için (maalesef) yine bir kıyaslamaya başvuracağım, hikayemi anlatırken...

28 ila 30 Haziran arasında, Londra'da bulunduğumuz otelin hemen önünden geçen yolda asfalt yenileme çalışması vardı. Söz konusu yol, gidiş geliş, güney batı Londra'nın işlek bulvarlarından biri. O'Hara Bros Surfacing isimli bir özel şirket, üzerinde cıngılı vıngılı yanıp dönen ambulans sinyalleriyle dolu makinalarıyla bir akşam üstü geldi yolun bir şeridini kapattı. Akşamüstü başladılar çalışmaya. Trafik tek şeride indi, biraz yoğunluk oluştu. Ama kimse kornaya filan basmadı....

Gündüzleri Wimbledon'a olduğumuz için nasıl oldu, ne ettiler bilmiyoruz, ama iki gün sonra bir baktık ki, 5-6 kilometrelik yol baştan başa yenilenmiş, çizgileri ve boyamaları yeniden yapılmış. Muhteşem birşey olmuş. Sadece iki (two, due, dos, zwei!!!) günde cadde yenilenmiş olarak (üstelik bu süre içinde hiç tamamen kapatılmadan) hizmete sunuldu.

Muhtemelen 2012 Londra Olimpiyatları'na doğru bu çalışmalar hızlanacak ve şehri baştan başa yenileyecekler. Düzenli, sessiz, gürültüsüz, işlevsel ve hızlı bir çalışmayla.

Bizim günahımız ne, ufak bir yol çökmesinde bile üç hafta çalışma yapılıyor, zaten kırık dökük olan yollarımızda? Tembellik mi bu, işgüzarlık mı, yoksa işi bilmemek mi?

30 Haziran 2010 Çarşamba

Vuslat

Yılların hızlı devinimini ve dünyanın lanet olasıca bir portakal kadar küçük olduğunu dün yine idrak ettim. Bundan 10 yıl önce çılgınlar gibi sevdiğim ve hayatta en azından bir kez güzel yüzünü yakından görmeyi dilediğim Martina Hingis'i izledim dün. Sıradan bir insan için erişilmesi zor görünen bir zirvenin fethiydi benim için. Açıkça itiraf edeyim, özel bir heyecan yaratmadı bünyemde. Ama önemli bir an olduğu için buraya kaydını uygun gördüm.

Beyinsiz Anna K ile birlikte, İngiliz ikili Hobbs/Smith'e karşı Wimbledon'da 'Legends doubles' turnuvasının ilk maçını oynadı dün Martina. 4 bin kişilik Kort 2'de 400 koltuğu boştu sadece. Maçı kazandılar. Hala iyi tenis oynadığını gördük. Yarım elle oynamasına karşın, yine mükemmel toplar attı. Allah vergisi bir yeteneğe sahip olduğunu oynadığı topun her santiminde gördük. Hele ki bir de yeteneksiz salakla yan yana gelince, bu farkı daha iyi süzdük.

Maç bitimi fotoğraf çekmek için çıkış kapısına gittim. Benim öküzlüğüm; kitabımı getirmemişim. Önümdeki Japon, kendisine bilet imzalatırken, bir metre mesafeden resim çekmekle yetindim. Darısı İstanbul'a davet ettiğimizde yiyeceğimiz yemeğe deyip, sineye çektim mecburen.

Martina Hingis, yaşamımı değiştiren insanların başında yer alır. Ona tutkulu geçirdiğim altı yılda öğrendiklerimi, yaşadıklarımı ve bana kattıklarını hiçbir zaman yabana atmayacağım. Hingis'e olan tutkum olmasaydı, bugün sahip olduğum yetilerin yarısı eksik kalacaktı. Sırf bu yüzden, hep özel bir yerde olacak benim için.

28 Haziran 2010 Pazartesi

Yorum farkı

BBC'de Almanya-İngiltere maçının anlatıcısının, skor 3-1 iken tribündeki Rolling Stones solisti Mick Jagger görüntüsü üzerine söyledikleri: "Yeea... It could be Rolling Home... "

Başarılı üstadımız Ömer Üründül, "çok güzel gol, çok güzel pas" diye yorum yapmaya devam etsin.

27 Haziran 2010 Pazar

Clapham Common 2

Bir pazar sabahı (27 Haziran 2010) Clapham Common'da çektiğim resimlerden bir kaç örnek koyalım...

Sabah koşusu yapan yüzlerce insandan biri. Bir kadın, ve köpeği.

Rugby antrenmanı yapan 5-6 yaş grubu çocuklar.

Rugby oynayan grubun hemen yanında futbol maçı. Fener formalı minik gözümüzün önünde iki gol attı. Grubun canına okudu. Forma 3 numaralı Roberto Carlos forması.

Clapham Common, kaldığımız otelin hemen önünde...

Frizby maçı öncesi hazırlık yapan gençler. 8-10 kişilik iki takım, biraz sonra başlayacak maç öncesi ısınıyordu.

Clapham Common


Üç gündür Londra'nın güneyinde Clapham Common'ın tam karşısında küçük bir hotelde kalıyoruz. Wimbledon'a dört-beş mil uzaklıkta çok güzel bir yer burası. Clapham Common, hayli geniş bir ortak kullanım alanı. Geniş bir düzlük. İçinde bisiklet kullananlar, sabahtan akşama kadar hiç boş olmamak şartıyla yüzlerce (evet, her yaştan yüzlerce, abartmıyorum) gerçek birer atlet gibi ekipmanlarıyla koşan insan, frizby'den futbola, rugby'den aerobik'e kadar envai çeşit spor yapan tipler, bikiniyle güneşlenen peynir tenli İngiliz kızları, çocuğunu gezdiren anneler gibi envai çeşit insana rastlayabiliyorsunuz.

Bir kaç saat önce Almanlar'dan 4 yiyerek Güney Afrika 2010'a veda eden İngiltere'de - rahatlamak için midir bilinmez - millet kendini komple uçsuz bucaksız gibi görünen bu meraya atmış, güneşleniyor. Düzlükte güneşlenen 500 kişi... Düşünebiliyor musunuz?

Ancak asıl ilginç olan (ki Bülent buna benzer bir uygulamanın Türkiye'de de bir ara yapıldığını ama tutmadığını söyledi. Ama ben ne duydum, ne gördüm), kullanılmayan kitapların insanlar tarafından common'ın kenarına köşesine bırakılması. Ben, park kutusunun üzerinde iki tane kitap gördüm, birini aldım. Burada amaç, okunmuş kitapların sirkülasyona girmesini sağlamakmış. Her kitap alan yenisini bırakıyormuş. Benim bir kitap borcum var şu an. Bırakıcam cuma gününe kadar...

Aldığım kitabı 10 yıl arasam bulamam heralde: The Year of The Rose. İngiltere rugby takımının 1991'deki grand slam'ini anlatan bir almanak. 190 sayfa ve mükemmel resimlere sahip. İnanılmaz bir düşeş!

22 Haziran 2010 Salı

Taymis yolcusu kalmasın


Cuma günü (25 Haziran) Wimbledon için Londra'ya gidiyorum. 10 gün yokum. Bu süreçte orada da e-yazıtımız için güzel malzemeler toplarım inşallah. Ama gitmeden şu şaheseri sizinle paylaşayım istedim. Zafer Gazetesi'nde 1951'in 20 Temmuz'unda yayınlanmış, Mümtaz Faik isimli üstadımızdan bir Londra gezi yazısı. Herşeyi yüce milletimize mal etmenin gayretlerinin çevrelediği yazının satır araları pek bir keyifli...

LONDRA'NIN CANI: TAYMİS (Meşhedi'nin dediği gibi, Londra'nın ismi Levent-Dere'den mi geldi?)

Yazan: Mümtaz Faik Fenik

Senelerce içinde yaşadığımız bir şehrin tarihini coğrafyasını pek merak etmeyiz de yabancı bir kente gittiğimiz zaman derhal tarihçi kesiliriz. Ve büyük bir tecessüsle şehrin gelmişini, geçmişini öğrenmeğe kalkarız.

Kaç İstanbullu Kariye Camii'ni görmüştür; veyahut Yerebatan Sarayı'nı ziyaret etmiştir? Ama bir de Londra kalesini görmeyen ecnebi var mıdır diye sorunuz. Ben eminim ki hiç bir turist burasını sekip atlamamıştır!

Belki Londra isminin de nereden geldiğini merak edenler bulunur. Soran olursa, mihmandarlar, veyahut alakalılar cevap veremeyecek duruma düşmesin diye bizim ziyaret programımızın içine dahi Londra hakkında ansiklopedilerden ayıklanmış, temizlenmiş birtakım malumat koymuşlardır. 'Selt'ler zamanında güya Göl Kalesi manasına gelen bir isimden geliyormuş. Sonra Romalılar zamanında Londinicun en büyük bir askeri merkez ve iş sahası olmuş!...

Kimi Londra der, kimi London der geçer. Fakat şimdi ansiklopediyi filan bir kenara bırakalım da bizim Meşhedi'nin bir izahına bakalım: Galiba Londra'nın aslı 'Leventdere' idi. Yine Meşhedi'ye göre, eski harflerle yazılan Levent-Dere'yi Londra şeklinde okumak kabildi. LEvent-Dere ise Taymis'tir. Çünkü hakikaten Londra demek Taymis demek, Taymis demek Londra demektir. Koca şehrin bir Şimal Denizi'ne bir dakikada döktüğü suyu bilmem ama İngiltere'yi altınla suladığı muhakkaktır.

Taymis nispeten bodur sayılır, boyunun üç yüz kilometreden biraz fazla olduğunu söylüyorlar. Şimalde Eton'dan Vindsor'a, büyük meraları sular. Oksford'da Kembriç'le yarış edecek kürekçiler yetiştirir, Rişmon'u yıkar ve nihayet Londra'ya hayat verir.

(....)

Haydpark'ın çiğ'i, sevgisiz genç kızın göz yaşı, sarmaşıkların vernik'i, asfaltların rengi ve ihtiyar binaların küherçilesi, Taymis'in sisi ve pusudur. Açıldığı zaman Londra'nın gözü açılır, kapandığı zaman Londra'nın Big-ben saatiyle zamana bakan gözleri miyop olur.

Hitap kelimeleri

TV ve internet'in konuşma diline etkisiyle çeşitlenen ve çirkinleşen hitaplar hakkında yazmayı istiyordum uzun bir süredir. İlham şimdi geldi.

Farkındasınız değil mi, genç yaştakilerin garipleşen hitap kelimelerini? Argodan böbürlenmeye kadar uzayan geniş bir algı yelpazesinde dile giderek yerleşen çirkin hitaplar/yakıştırmalar üzerine bir çetele çıkardım. Okuyun bakalım, ekleyeceğiniz/çıkaracağınız olacak mı?

Dayı: Son on yılın popüler kelimelerinden. Kullanım alanı orta-alt eğitim seviyesindeki ve 'delikanlı' geçinen kitle. Çirkin ve sert.

Hacı: Dinsel çağrısımlı bu hitap iki şekilde kullanılıyor. Birincisi, kelime olarak karşılama ihtimali yüksek 'sakallı ve yaşlı' adamlara. Diğeri ise arkadaş arasında samimiyet göstergesi olarak. Samimi mi? hiç sanmıyorum.

Moruk: Listemizin en çirkini. Kelime zaten yeterince pis, bir de argoda iyice yerleşip de üst üste kullanıldığında tam bir 'ayılık gösterisine' dönüşüyor.

Üstad: Ortalama bir tabir. Nurcu tayfada pek yaygındır. Baktığın zaman saygıdeğer duruyor. Bana nedense sadece 'Necip Fazıl'ı hatırlatıyor. Bendeniz ise sadece kelime anlamı yerini bulduğunda; yani alanında duayen isimleri tanımlarken kullanırım.

Eleman: 18-28 kitlesinin 'pelesenk' hitaplarından biri. Anonim insanları anlatmak için kullanılır. Ekşisözlük gibi dil katliamcısı oluşumlar sayesinde hızla yaygınlaştı.

Osman: Bir ara erkek organına deniyordu. Şimdi, gereksiz, dangoloz insanlara takıştırılıyor. İyi de niye Osman?

Necati: Hor görülen bir erkek ismi daha. Anlam kaymasına uğramış, 'Şapşal' anlamında kullanılıyor (Örnek: Necati misin olum?). Kullanım alanı az.

Kanka (yer yer Kanki): En yaygın gençlik hitabı. Yalama oldu. Sinir olduğum bir sesleniş.

Bilader: Benim en çok kullandığım günlük hitap. 'Birader', büyüklenme edebiyatı ürünü olduğundan, yumuşatıyorum. Çevremdekiler de alıştı. Fena değil. Moruk'tan iyi en azından!

Arkadaşım: Vurguya göre, samimiyetten soyutlanmış bir hitap. Zaman zaman 'dikte etme', 'üste çıkma' veya 'laf geçirme' için kullanılabiliyor. Şu güzelim kelimeyi bile piç edebiliyoruz ya, aferin bize.

Aşkım: Kadınların samimiyet göstergesi. Ama ota boka aşkım deyince bir anlamı kalmıyor.

İddaan sarmış dört bir yanımı...

Yağmur patlamak üzere. Mecidiyeköy'de atladım taksiye, 'Beşiktaş iskele' dedim, 'Aralardan gidelim'... Bıyıksız, gömlekli taksi şoförü girdi aralara bir yerlere, Fulya'dan aşağı iniyoruz. Taksi konuşkanı değilimdir. Konu açılırsa belki bir iki çift laf ederim.

Trafikte gıdımsal tonlarda ilerlerken, zart diye 'Gana yendi abicim İtalya'yı' dedi, dikiz aynasından bana bakarak. Genç yaşta bir erkek müşteriyle en kestirme muhabbet yolu ne olabilir diye beyninden bir sağlama yaparak bu sonuca varmıştı muhtemelen. 'Haa, iyi o zaman, İtalya'yı hiç sevmem' dedim.

Sustum. Ekledi, 'Şeyler de şeyleri yendi. Luganoların takımı, Santosları yendi'. Cevap vermedim. Ama o zaman kafaya dank etti. Ulan bi saniye? Gana, İtalya, Uruguay? Bu taksici 'futbol kültürlüsü' geçinmeye çalışırken bayaa sallıyordu galiba. Ben bile şu yarım yamalak futbolla ilgilenir halimle, (şoför Uruguay'ı işin içine katınca) zenciliklerinden dolayı Gana zannettiği takımın Güney Afrika, rakiplerinin de Fransa olduğunu çaktım...

İşte, futbolu sevdiğini sandığımız, 'yeşil ve yarım gazete' tüketicisi kitle böyle bir şeydi: Güney Afrika-Fransa'yı Gana-İtalya ile harmanlayacak yuvarlak düşünceli adamlar. Spor medyamızın hizmet verdiği kitle de yarı yarıya böyleydi. Fotospor'da çalışırken defalarca gördüğüm tiplerden biri yine karşıma çıkmıştı. Allah iyiliğini versin boş adam.

Bugün Newsweeek'te okuduğum haber geldi aklıma hemen. Türkiyeliler, gerçekten futbolu falan sevdiği yoktu; saçmalıkları seviyordu. Atıp tutmayı, 'Nesine?' kültürünü seviyordu. 'Oolum varya' iddiacılığını ve 'Sana bişe söylim mi' bilgiçliğine hastaydı bu toprağı ezenlerin azımsanmayacak bir bölümü. (Ferahlayarak söylüyorum; iyi ki hepsi değil.)

Newsweek Türkiye'nin bu sayısında (sayı 87), 'Konuşuyoruz ama pek İzlemiyoruz' başlıklı son sayfadaki araştırmada, sokaklarda atılıp tutulduğu kadar DK finallerinin izlenmediği vurgulanıyordu. Araştırmaya göre nüfusuna oranla en çok futbol izleyen ülkeler klasmanında Uruguay, İtalya ve Hırvatistan ilk üçü alırken, Türkiye 45'inci sıradaydı. İlginç olan, 2002'de üçüncü olurken bile 41'incilikte bulunmasıydı.

20 Haziran 2010 Pazar

Newsweek özel foto sayısı

Türkiye'de de zaman zaman iyi fotoğraf albümleri yayınlanıyor. Ama yaratıcı fikir konusunda çok iyi olduğumuzu söylemek pek mümkün değil.

Dünyanın en iyi haftalık haber-analiz dergisi olan (en azından en iyilerinden birisi olduğu kesin) Newsweek'in özel bir edisyonunu buldum bugün tesadüfen Kabalcı'da: 100 Places to Remember Before They Disappear (Yokolmadan önce hatırlanacak 100 yer). Newsweek editörlerinin özel seçimleriyle oluşturulmuş mükemmel fotoğraflarla ortaya çıkmış bir özel sayı. 21 TL'ye satılıyor.

Bu özel dergi sayılarına meraklı biri olarak hemen kaptım. Zaten dünya çapında da sınırlı sayıda basılmış. Başka da yoktu rafta, geçmiş olsun alacaklara... Yeryüzünün mucizevi güzelliklerine, usta fotoğrafçıların vizöründen yapacağınız gezinti ve bu güzelliklerin yaşadığı tehditlerden haberdar olmak, canını sıkıyor insanın. Yine de bu mucizevi anlara şahit olmamak, eksiltiyor insanı. Bilmek, ilgilenmek, tanımak lazım...

Daha ayrıntılı bilgi ve online sipariş için bu linke bakınız.

16 Haziran 2010 Çarşamba

Yağ bidonum

Doksanların ortasında çevreci duyarlılıklar 'Ne ayaksın lan sen, çevreci misin?' diye ti'ye alınırdı. Okuyup/yazmanın 'entel dantel' işler olduğu dönemden bahsediyorum. Galiba o kadar geri değiliz şimdilerde, ama buzullar gıdım gıdım üzerimize doğru gelirken hala 'gereksiz işler bunlar' diye görenler var mı bu önlemleri, merak ediyorum doğrusu. Gelecek korkusu sarıyor insanları az da olsa, felaket filmlerinin büyük katkısıyla...

Yıllarca deli gibi kalem pil tükettikten sonra olayın vehametini anlayıp şarjlı pile geçen ve de çöpe kesinlikle pil atmayan, yayında elinden geldiğince az kağıt kullanan, sigara içmeyen birisi olarak minimal önlemlerime bir yenisini daha eklemiş bulunmaktayım. Gerçi BP, insanlık olarak üç yüz yıl boyunca sürekli denize işesek ancak verebileceğimiz zararı Meksika Körfezi'nde patlayan rafinerisiyle iki ayda amorti etti. Ne yapalım, elimizden geldiğince denizimizi koruyalım bari. Bir kaşık, bir kaşıktır.

Kızartma yağı atıklarının doğada dönüşümü en zor atıklardan biri olduğu, dahası deniz yüzeyince hacminden çok daha büyük bir alanda canlıları mahvettiği bilgisini aldım ve 'atık yağ toplama' istasyonlarının varlığından yeni haberdar oldum. Eh, üzerinize afiyet kızatmayı seven biri olarak lavaboya döktüğüm yağları düşündüm sonra. Üzüldüm tabii bu gaddarlıktan dolayı.

Derhal 10 kiloluk bir su damacanasını yağ bidonu yaptım. Bakalım ne zaman dolacak? Hem bir oburluk göstergesi olarak istatistik birimi olacak şahsıma, hem de denizdeki martılar küfür etmeyecek bana. Ara ara yağ seviyesi hakkında buraya da yazarız.

Gördüğünüz gibi, tarih 16 Haziran 2010, dolululuk oranı yüzde 1.

14 Haziran 2010 Pazartesi

Ez cümle, tek cümle...

Konuya bu satırlarda uzun uzadıya dalarsam, kötü olur. Kendimi kaybederim, çok pis söverim. O yüzden şu yazısındaki orospuluğu yüzünden Sibel Arna denen köşe tavşanına tek cümlem var. Madem kendisi bu kadar rahatlıkla insanları aşağılayabiliyor, daha ileri gidenlere de hazırlıklıdır. Ben kendisinden daha ileri gidiyorum: Yakalarsam çok kötü tecavüz ederim.