20 Nisan 2010 Salı

Efsanesin Parizyen Şevket


Absürdizmin üst sınırından muhteşem bir haber buldum. Olayımız, 1961 yılının eylül ayından. 'Talebe' voleybolcu Şevket Güventürk, maç için gittiği Bulgaristan'da kadın çorabı satmaktan disiplin kuruluna sevk edilmiş! Adaşım Şevket, bu işe alet edildiğini iddia ederken, 'Gerekirse tüm işbirlikçileri açıklarım' diyor. (Resmi büyütmek için üzerine tıklayın)

19 Nisan 2010 Pazartesi

Naif magazin

Magazin, yavşamış paparazziler yüzünden erozyona uğrayan bir uğraşı alanı oldu gazetecilikte. Oysa ki nasıl keyifli bir iştir. Renktir, insanları eğlendirir, bilgilendirir, rahatlatır. Hem üretmesi keyiflidir, hem de okuru 'katran gündemden' kurtarır. Kare bulmaca gibidir bir çeşit.

Magazin haberinin güzel yapıldığı zamanlardan bir örnek. Cumhuriyet gazetesinden 1944 yılının 25 Temmuz'una gidelim beraber. Zamanın büyük san'atçısı Münir Nurettin'in çalınan pardesüsü, kim bilir kaç insanın 'Tövbe tövbee, gördün mü bak?' tepkisiyle okunuvermiştir vakti zamanında...

Yorum sorunsalı

Zaman zaman aklıma gelen konuyu buraya not etmek düşüncesindeyim, okurlar... Bir kaç gün önce Ruşen Çakır'ın programında Ahmet Türk'e yapılan saldırıyı kınadığı yazısına gelen yorumlardan şikayet ettiği Yazı İşleri'ni izleyince, bu konuyu 'Çekoslovak gündemine taşımalı' diye düşündüm.

Mevzumuz, giderek ciddi siteleri 'ekşiten' yorum alışkanlığı. Türkçe internette 2000'de başlayan web haberciliğinde yorum yazma geleneği ilk yıllarda yoktu. 2002'de ilk olarak belirmeye başladı. Sonrasında giderek yayıldı. Şimdi ise bir gerekliliğe dönüştü. Artık herhangi bir içerik sunan sitede 'yorum ekle' menüsü olmayan kalmadı.

İnteraktif olsun diye koyulan yorum menüsü işin b.kunu çıkardı. Çoğu zaman haberin önüne geçti. Haberin aslı, altında uzayıp giden Manas destanında uzaya doğru sündürülürken, küfürler-kafirler gırla giderken, site yönetimleri/editörleri bunun üzerine düşünmedi. Tam tersine, 'yorum' girişi fazla olan haberler, yayın yönetmenlerince ısıtılıp, takla attırılıp, önemli haberlerin önüne geçirilip manşetlere taşındı. Yani haber değil, sansasyon ve bu mesleği b.k eden 'tüketici ilgisi' ön plana çıkarıldı. Haber sitelerini, resim galerisi gezicisi, tartışamayan, at gözlüklü haber tüketicilerinin yazdığı yorumlar/tıkladığı linkler yönlendirmeye başladı. Tıpkı, Show TV'nin 'çok izleniyor'u gibi, bir de elektronik medyamızın 'çok tıklanıyor' hazır cevabı, pusulası oldu işimizin.

NTVMSNBC en fazla direnen olmuştu 'yorum ekle' butonuna. Ama onlar da - yanlış hatırlamıyorsam - üç yıl önce koydu butonu, huzura erdi. Artık herkes herşeyi biliyormuş gibi 'kem kiri kem kim' diye döküyor içindekileri. 'Sen sus lan Karslıdeli19' diye ayar çekiyor öbür yorum sahibine. Haber altlarında loş ışıktaki insanların boş satırlarını okuyarak deliriyoruz artık.

12 Nisan 2010 Pazartesi

Festivalden...

İstanbul Film Festivali'nde 29'ncu yıl yaşanıyor. 87 yıllık tarihi mekan Emek Sineması'nın yıkılacak olmasının burukluğundaki festivalde ilk hafta üç filmi görme fırsatım oldu. Hafta içi seanslarının 3.5 lira olması güzel tabii, ama daha güzel olan benim geçen hafta programımın çok müsait olmasıydı.

İlk olarak Neil Young'ın Bavulundan Şarkılar(Neil Young Trunk Show) izledim. Kanadalı ünlü folk-rock müzisyeni Young'ın, basit bir iki sahne arkası diyaloğuyla süslenmiş samimi bir konser kaydı olan belgesel film, sanatçının şarkılarını sevenler için çok ideal.

İkinci filmi Yeni Rüya Sineması'nda izledim. İlk filmi Grbavica'ya (Esma'nın Sırrı) bayıldığım 36 yaşındaki genç Bosnalı kadın yönetmen Jasmila Zbanic'in ikinci uzun metrajlı çalışması da muhteşem bir film: Na Putu (Yolda). Berlin'de Altın Ayı'ya aday olan film, bir hostes ile işinden atılan kule görevlisi arasındaki aşkın karşı karşıya kaldığı ciddi sınavı, toplumsal bir eleştiriyle örüyor. İslamofobinin sarmalıyla ve televizyonlarda sıkça görülmeye başlayan uzun sakallı cihadistlerin korkusuyla müslüman kimliğini 'uca iten' Batılıların bu damarını iyi gören Zbanic, üzerine düşünmeye değer bir noktayı yakalamış. Eski arkadaşı sayesinde köktendinci bir gruba giren Amar (Leon Lucev) ve kız arkadaşı arasındaki ilişki, aralarındaki müthiş sevgi bağı ve geleceği müjdelenen çocuğa karşın, ideolojilerin ve yargıların engellerine takılır. Bir yerlerden bulup mutlaka izleyin.

Ayrıca Zbanic'in ilk filminde de oynayan Hırvat aktör Leon Lucev'i mükemmel bir aktör olarak listeme eklemiş durumdayım.

Son olarak müthiş bir sinema geçmişine sahip İran'dan hiç bilmediğim bir yönetmenin filmini gördüm. Nader Hümayun'un filmi Tehroun, başkent Tahran'da geçen bir polisiye. sadece bir kaç koltuğu boş bir salonda (Sinepop) izlediğim bu film, başkentin suç hayatını ve bu çetrefilin içindeki bir ailenin dramını anlatıyor. Basit bir hikaye gibi görünse de etkileyici bir anlatım, finaldeki uzun tek plan ile insanı sarsıyor. Burayı söylememek daha iyi.

5 Nisan 2010 Pazartesi

Muhteşem 9: Ehil Gazeteciler

Hep bir çemkiriş, efendime söyleyeyim bir delirme, bir sataşma olmayıversin hissiyatına kendimi kaptırarak, güzelliklerden de dem vurmak fikriynen başlatmış olduğumuz 'Muhteşem 9' adlı köşemizin ikinci bölümüne hoş geldiniz, beş gittiniz.

Bu kez sizleri pis medyamızın işini sağlam yaptığını düşündüğümüz iyi gazetecilerinden oluşturduğumuz listeyle baş başa bırakacağım. Sanmayın ki, bu y.vşak alemin içinde her bir gazeteci birer 'çöl aşan'... Var tabii ki içlerinde vahada yaşayan. İşte dokuz tanesi:

9 - Adem Demir: Newsweek Türkiye'nin üretken muhabiri. Özellikle Doğu sorunu, İslami kesim ve Irak üzerine yaptığı haberlerle dikkatimi çekti. Çok iyi.

8 - Ceyda Karan: Radikal dış haberler editörü. 10 yıldır yaptığı o güzel sayfanın yanında, yazdığı köşe yazıları ve şimdilerde TRT'deki programıyla konusuna ne kadar hakim olduğunu gösteriyor.

7 - Alper Görmüş: Medya ahlakı konusunda ondan öğrenilecek çok şey var. Nokta'dayken başına gelenlerden sonra, eğilip bükülmeden Taraf'ta doğru bildiğini yazıyor. Aklıselimin karşılığı.

6 - Zafer Arapkirli: Mükemmel bir gazeteci olduğunu düşünüyorum hala. Kimse nedense TV'ye yakıştıramadı onu, ama habere her açıdan bakabilen sağlam bir abimizdir. NTV'den ayrılması hataydı. Şimdi kayıplarda...

5 - Fuat Kozluklu: Arapkirli'yle aynı kulvarda değerlendirebileceğimiz değerli bir haberci büyüğümüz. 24'te biraz 'yorum kaykılması' yaşadı mı, evet. Yine de hükümete yakın bir kanalda diye silemeyeceğimiz kadar düzgün adamdır.

4 - Balçiçek Pamir: Bu kadın olağanüstü. Orjinal fikir üreten, önyargısız (ki kadınlarda pek nadir bulunur), sempatik, gevezelik yapmaktan çok karşısındakini dinleyen ve anlayan, müthiş empati yeteneğine sahip bir güzide insan. Yani; Ruhat Mengi'ye aynadan ters bakın. Ta kendisi saygıdeğer haberci ablamız Balçiçek'tir.

3 - Oğuz Haksever: Aynı haberi dört kez sunarken, metin olmadan dört farklı giriş yapan tek Türk habercisi! Adam derya. Cesur. Sakin. Net. Bu kadarı bile, genç haberciler için 'hoca' olur.

2 - Ahu Özyurt: Çok büyük bir kadın haberci daha. Yiğit Bulut eşşeklik edip güzelim kadını arka sıralara gönderdi. Gerekli gereksiz bir sürü 'sipiker' koydu ekrana. Ahu, zaten üç gömlek fazla Habertürk'e. Hatta Türk medyasına.

1 - Ruşen Çakır: Ve zirve Ruşen başkanın. Sadece 'Yazı İşleri' programı bile klasını ispata yeter. Laz kanı (Hopalı) olduğu için sözünü 'çattadanak' diye söyleyen, cin fikirli, demokrat ve özgür bir gazeteci. 2000'li yılların en iyisi.

Ses, bir ki...

Yayıncılıkta ses, çok ayrı bir ilgi alanı. Sanki, hep öncelikle görüntüye odaklanıyor, ses uzmanlığı önemsenmiyor gibi geliyor bana. Oysa ki sessiz/efektsiz görüntünün hiç bir anlamı yok.

Şimdi dijital teknolojiyle sesin kıvamı, rengi ve tüm ayrıntıları kayda alınabiliyor. Ve çekimin gerçekliğine çok büyük katkı yapıyor.

Nereden geldi aklıma böyle birşey yazmak? Geçenlerde Kanal 24'te gördüğüm rezalet bir çekimden. Dış mekan çekimi yapılmış, program konuğu Kenan Işık. Adamın ne dediğini, sunucunun ne sorduğunu bir türlü anlayamıyorsun. 'Mur muru mur mur' ses geliyor. Hiç mi dinlemiyorsunuz a benim canlarım, ne çekiyoruz, kayda ne giriyor, ne çıkıyor diye? Prova da mı yapmıyorsunuz?

Hadi yapmadınız. Program canlı değil. Kurguyu bitirdiğinizde izlemiyor musunuz, eksiği, gediği var mı diye? İşinize biraz saygı efenim. Ciddiyet.

26 Mart 2010 Cuma

Seri okuma


Geçen iki ayda aynı kulvarda at koşturan üç kitap okudum. Modernizm ve İslam'ın yeri üzerine farklı bakışlar geliştiren, ağırlıkla 11 Eylül sonrası batıda artan İslamofobi ve gelinen noktada İslam Dünyası'nın yanlışları üzerine ilginç bir okuma oldu.

İlk olarak Fransız tarihçi Marc Ferro'nun İslamın Şoku isimli kitabını bitirdim. Özellikle 18. yüzyıldan itibaren İslam dünyasında başlayan çözülme ve sonrasında gelen şoklar (bölünme, İsrail'in kuruluşu, Pakistan-Afganistan sorunu) üzerine usta yazar genel bir çerçeve oluştururken, günümüzdeki resmi daha net görmemizi sağlıyor.

İkincisi; Bernard Lewis'in klasikleşen kitabı; İslamın Krizi. Ortadoğu ve İslam uzmanı tarihçi Lewis, 11 Eylül sonrasında bir anlamda 'arabulucu' olarak yazdığı bu kitabında Batı ve İslam arasındaki anlaşmazlıkları 20. yüzyılın önemli olayları eşliğinde günümüze kadar getirmiş ve adım adım 2001'in hazırlaşına kendi penceresinden bakmış. Lewis'in İslam modernleşmesinin başarısızlığı ve Vahhabi öğretisinin İslam'a zararları üzerine çarpıcı tespitleri var.

Son kitap ise, Fransa'da yaşayan Tunuslu yazar Abdelwahab Meddeb'den. İslamın 'krizine' ve sorunlarına içeriden bir bakış atan Meddeb'in tespitleri, diğer iki Batılı yazara göre çok daha keskin ve eleştirel. Müslüman düşünürlerin pek inmediği derinliklerde Meddeb, üzerinde düşünülmesi gereken tezler öne sürüyor.

İlgilenenlere üçlü okuma önerilir.

İslam'ın Şoku, Marc Ferro, İthaki Yayınları, 256 sayfa İslam'ın Krizi, Bernard Lewis, Literatür Yayınları, 140 sayfa İslamın hastalığı, Abdelwahab Meddeb, Metis Yayınları, 200 sayfa

17 Mart 2010 Çarşamba

Ara Güler

Türk modern sanatının büyük ustalarından fotoğrafın duayeni Ara Güler, NTV'deki Günlerin Getirdiği programına konuktu. Mirgün Cabas kenara çekildi; iki yaşlının muhabbetini keyifle izledi. Ara Güler ve yaşıtı Hakkı Devrim'in 'lanlı, oolumlu' sohbeti çok keyifliydi. Aslında Hakkı Devrim, 3 hafta önce 30 yıllık hayat arkadaşını kaybeden Ara Güler'e bu zor durumla ilgili kendi tecrübesini paylaşarak rahatlatmak istemişti. Ama sohbet Necip Fazıl'dan Sunday Times'a çektiği fotoğraflara kadar uzadı gitti. Bu arada süper bir laf etti yine Ara Usta:

- Ahmet Hamdi Tanpınar'ın iki tane resmi var. Ben çektim onları. Her yerde bu resimler kullanılıyor. Ansiklopedilerde, kitaplarda. Çekmesem, Türk edebiyatı yüzsüz kalacaktı!

Program biterken gözleri doldu Ara Güler'in. Daha önce katıldığı bir kaç TV programlarında da dikkatimi çekmişti. Herkesin bir araya gelmede kullandığı kelime, ayrılırken çıktı ağzından: Merhaba!

Sana da Merhaba, kaptan. Bu toprağın kültüre kattıklarından dolayı kocaman bir merhaba.

14 Mart 2010 Pazar

Muhteşem 9: Siyah güzeldir

Çekoslovak e-yazıt'ın yeni tarzı 'Muhteşem 9'a hoşgeldiniz. Bundan böyle, yazıtımızda çeşitli listelere yer vererek sıkıntı içinde geçen günlerinizi renklendirip, aklınıza yeni çelişkiler ve tartışma kutucukları açacağım. İsteyen okur, şak şak alkışlar, dileyen 'çok mal bir seçim olmuş' der. Beni hiç ilgilendirmez (bkz. eski söyleyiş; ırgalamamak).

İlk 'Muhteşem 9' listemizde siyah güzeller yer alıyor. Yandan buyrun.

9 - Rama Yade: Fransız Bakan. 33 yaşında. 'Güzelliğin beş paar etmez' derseğiz, karizması var kendisinin. Sarkozy yavşaa bile göz koydu diyeler.
8 - Halle Berry: Aktris. Aslında sevdiğim bir şahsiyet değildir. Ancak güzelliği yadsınamaz. O yüzden listede...
7 - Alicia Keys: Müzisyen. Şahsımdan 12 gün sonra dünyaya gelmiş, insan nefsini ifsat eden bir yaratık. Şarkıları çok hitap etmese de, müzikal yeteneğini tartışanın alnı karışlanır.
6 - Christine Arron: Atlet. Sevimsiz Fransızların en sevimlisi. Guadeloupe doğumlu Arron, 17 yaşında Fransa'ya geldi ve 1998'de Budapeşte'de 100 metredeki müthiş Avrupa rekorunu kırdı. O gün bugündür gözdelerimdendir. Yaşlanmaz etmez.
5 - Serena Williams: Tenisçi. En önemli tartışma hanımları arasında yer alır. Kendisinin harika bir vücuda sahip olduğunu iddia ettiğimde, araba dolusu hakaret yerken bile yılmadım. Doğruya doğru.
4 - Veronica Campbell: Atlet. Listemizin bir başka çiçeği. İkibinli yılların en iyi sürat koşucularından biri olmanın yanında, gördüğüm en düzgün fiziğe sahip insan evlatlarından biridir.
3 - Damarys Lewis: Model. Bu insan veledinin bahsi geçmişti önceki e-yazıtımda. Bildiğin bisküvidir. Afeti devrandır. Yaşamı boyu modellik yapsa yeridir.
2 - Tyra Banks: Model. Gelmiş geçmiş en güzel siyah model desek? Maymun surat Naomi'den güzel olduğu kesin de o açıdan. Şimdilerde TV programı yapıyormuş. Yıllar çok zalim.
1 - Muriel Hurtis: Atlet. Gerizekalı bir rapçi ile (K-Mel) evlenip adamı hasta etse de, insan bişe diyemiyor zat-ı muhtereme. 1.80'e 68'lik boyutlarındaki pürüzsüz güzelliği sınırları zorluyor.

Garcia Usta

Yüzyılın en büyük birkaç romancısı arasında saydığım büyük Kolombiyalı Gabriel Garcia Marquez ustanın bir kitabını daha bitirdim. Türkçede neredeyse yazarla özdeleşleşen (toplam 17 kitabını basmışlar) Can Yayınları'ndan çıkan On İki Gezici Öykü isimli 180 sayfalık kitabından bahsedeyim sizlere.

Bundan 13 yıl önce okuduğum Kırmızı Pazartesi ile tanıştığım bu büyük yazar, ilk Türkçe basımı 1993'te yapılan kitabında bizleri büyülü dünyasına götürüyor. Gerçeküstü gibi görünen, ama hayatın mucizelerinden başka bir şey olmayan birikimleri olağandışı anlatımıyla betimleyen Garcia Usta'yı 7.0 şiddetinde tavsiye ederim. Benim gibi kurgu yazından çok da hazzetmeyen birini bile merakla peşinden sürükleyen bu özel yazar, liselerde mutlaka okutulmalı. Mutlaka.

Kitapta, kendine 'hiçbir zaman deniz sularının altında kalmayacak' mezar satın alan ve yetmişbeşinde bile erkekleri etkileyen fahişe Maria dos Prazeres'in hikayesi ağzınızı açık bırakıyor. Tabii ışıkta yüzdürdükleri sandallarıyla bir faciaya yol açan çocuklar da aynı şekilde.

On İki Gezici Öykü kitabının, İspanyolcanın Türkiye'deki en yetkin ismi olan İnci Kut tarafından çevrildiğini de ekleyelim.

Espritüel şoför

Belediye otobüsü şoförlerine zaman zaman hayret etmeme sebep oluyorlar. Çoğunlukla sabır taşlarının kırılmazlığından dolayı, pek azında ise 'yaşam belirtisi' gösterdikleri için... Dünyanın en piç trafik akışı içindeki sövgülü ortamda sağdan sola kaykılarak çile doldururken, akşam eve bir derviş olarak döndüklerine şüphe yok.

13 Mart 2010, öğle saatleri. 4 Levent'ten Kabataş'a giden bir özel halk otobüsüne bindim. Öndeki birikinti, arkaya ilerlemeyi kesiyor her zaman olduğu gibi. Levent durağında otobüse yeni binenler olunca, şoförden duymaya alışık olmadığımız bir cümle çıkıveriyor: 'Arka taraf da aynı yere gidiyor arkadaşlar. İlerleyelim.'

Vay vaaaay. Şoföre bak.

7 Mart 2010 Pazar

1950'den bir televizyon analizi

13 Aralık 1950'de Milliyet gazetesinin üçüncü sayfasında spor yayıncılığı üzerine bir analiz... Muhtemelen çeviri bu yazı; imzası bulunmuyor. Üşenmeyip, aynen buraya aktardım. Türkiye'de TV yayınları başlamadan 19 yıl önce yazılmış olmasına özellikle dikkat çekiyorum. Henüz kimsede TV yok Türkiye'de. Üzerinden 60 yıl geçmiş olmasına karşın hala içindeki bazı tartışmalar güncel...

Spor aleminde Televizyonun Rolü
Spor teşkilatçılarının yeni rakibi: Televizyon

Spor olaylarının televizyonda gösterilip gösterilmemesi bir çok memlekette spor organizatörlerini ilgilendiren bir mesela halini almıştır. Büyük Britanyada televizyon abonelerinin sayısı halem yarım milyonu aşmış bulunduğu cihetle mesele büsbütün acil bir durum kespetmiştir. Beher televizyon cihazının her programı yayınlayışında başında vasati olarak iki seyirci bulunduğu hesaplanacak olursa, memlekette televizyonla yayınlanan bir spor olayını en az bir milyon kişi stada veya kapalı salona girmeden seyrediyor demektir.

Şimdiye kadar Büyük Britanya ve Birleşik Amerikada edinilen tecrübeye müsteniden yeni bir televizyon seyircisinin bir müddet için makinesinin başından ayırmak hemen hemen imkansız bir hal almaktadır. Seyirci televizyona ilk zamanlarda son derece merak salmaktadır. Nazarında, televizyon cihazı şimdiye kadar eline geçen oyuncakların en hraikuladesidir. 6 ay veya bir sene müddetle bu sihirli aynanın adeta esiri olmaktadır.

Ayrıca tecrübe ve istatistiklerle şu cihet de sabit olunmuştur ki, halk arasında en fazla tutulan sporların televizyonda gösterilmesi pek o kadar hararetle karşılanmamaktadır. İngiltere futbol ligi öteden beri ve daima radyo ile yayınlanmasına karşın müteyakkız davranmıştır. Halkın, radyo başında büyük bir maçı dinlemeği belki de tercih ederek tali maçlara gitmiyeceği düşünülmüştür. Bu itibarla futbol ligi şimdi televizyonu da yasak etmiş bulunmaktadır. Aynı tarzda, televizyona hiçbir zaman taraftarlık göstermemiş olan meşhur İngiliz boks orgaizatörü Jack Solomons da, Joe Louis-Azzard Charles maçını görüp Amerika'dan döndükten sonra tertiplediği boks maçlarının asla televizyondan yayınlanmasına müsade etmemeyi kesin olarak kararlaştırmıştır. Zira Louis-Charles maçı mali bakımdan fiyasko ile neticelenmiş, elde edilen hasılat son derece düşük olmuş, radyo ve televizyon haklarına mukabil organizatörlere verilen para dahi ziyanı telafiye lafi gelmemiştir.

Buna mukabil kriket ve tenis gibi sporları idare eden makamlar, sporun bu şubelerine yeni meraklılar kazandırmak bahsinde televizyonun kıymetini müdrik olup büyük maçların televizyonda gösterilmesine müsaade etmişlerdir. Tali denilen bu spor şubeleri mümkün olduğu kadar fazla alaka toplamak peşindedir.


Bu arada organizatörlerle televizyon arasındaki savaş da bütün şiddetiyle devamdadır. Bundan birkaç ay evvel İngilterede spor organizatörlerinin birçokları, halka arzettikleri temaşa için 'Copyright' temin edene kadar televizyonu tamamiyla yasak etmek tehdidinde bulunmuşlardır. Şimdi mesele, ilgili teşekküllerin temsilcilerinden müteşekkil ve P.T.T Umum Müdürlüğüne bağlı bir komisyon tarafından incelenmektedir. Amerikada da geçenlerde bu mesele incelenmiş ve enteresan bir netice elde edilmiştir. Televizyon meraklıları, bu meraklarının ilk devresi zarfında makinelerinin başından ayrılmamakta olup, spor olaylarının hasılatı kesin olarak düşmektedir. Fakat bir müddet sonra televizyon izleyicisi, devamlı olarak seyrettiği o spora karşı merak sarmakta olup, artık televizyon vasıtasiyle veya ikinci elden seyriyle iktifa etmemektedir. Yani televizyon seyircisinin ilgisini kamçıladığı gibi o zamana kadar kendisi için meçhul teknik noktaları da seyirciye öğretmiş olmaktadır. Seyirci artık merak saldığı sporun gölgesinden ziyade hakiki ve canlı cereyan tarzını görmek istemektedir.

Büyük Britanyada da cereyan seyri takip etmektedir. Televizyon sayesinde bir çok kimse sporun muhtelif şubelerine karşı daha yakından ilgilenmekte ve bu sporu daha iyi anlamaktadır. Diğer taraftan son yıllar zarfında spor olaylarının televizyonda yayınlanma tarzında da en esaslı terakkiler kaydedilmiştir. Bir çok kimse de bazı spor oyunlarını bu sayede ilk defa olarak görmektedir. Futbol ve kriket filhakika İngilterede en geniş ölçüde tammüm etmiş olmakla beraber, şimdi bunun üstüne hokey, pist üstünde motosiklet yarışları, ping pong gibi sporlar da televizyon yayınlarında geniş ölçüde yer almakta ve ilgi uyandırmaktadır.

Dönmeyenler

TRT Türk'ün izlenesi programlarına bir ek daha... Yurtdışına çıkıp geriye dönmeyen, gittiği ülkeye demir atanların hikayesi: Dönmeyenler.

Son bölümde Buenos Aires'e yerleşmiş Bakırköylü Onnik ve Osa Naratyan'ın hikayesini izledik. Özenle hazırlanmış, özgün bir yapım. Yönetmen Mehmet Taşdiken, bu çalışmasından dolayı büyük bir tebriği hak ediyor.

Dönmeyenler
TRT Türk
Cumartesi: 15.15 - Pazar: 11.30

Genç kız Atatürkçülüğü


NTV'de Gülay Afşar'a çemkirdi sabahın köründe, saygı duyduğum sanatçı Zülfü Livaneli. Afşar, konuğunu telefonla yayına aldığı programda, gösterime giren Veda filmiyle ilgili bir iki eleştiri olduğunu, bu konudaki fikirlerini ve ilk hafta sonrasında nasıl olumlu/olumsuz geri dönüşler aldığını öğrenmek için yayına aldı konuğunu. Livaneli, sonrasında iş tatlıya bağlansa da, beklenmedik bir tepkiyle girdi konuya: 'Siz izlediniz mi filmi? İzlemeden neden soruyorsunuz? Ben beklerdim ki, sekiz ayrı yerinde ayakta alkışlanan ve insanların ağlayarak çıktığı ilk film olarak giriş yapsaydınız programa. Eleştiriliyor diye değil...'

Henüz izlemediğim film ile ilgili değil yazacaklarım. Ama girişteki mevzu ile dirsek teması olduğu için aldım buraya.

Daha önce de yazmıştım, Atatürk hakkında adam gibi tek bir film yapılmamış bir ülkenin garipliğinden. Nihayet yeni yeni bir hareketlenme oldu da, filmler başladı. Önümüzdeki dönemde Atatürk'ün hayatına eğilen farklı bakış açılarına sahip bir kaç tane daha film yapılmasını umalım. Kabul etmek lazım ki bu, sinema fikriyatı açısından çok önemli bir eksiklikti bugüne kadar. Sebepleri büyük oranda tutucu devlet otoritesinin 'elletmezliğiyle' bağlantılı görünse de.

Livaneli'nin duygu yoğun bir film yaptığı ve gidenlerin de Atatürk hakkında dolu dolu 'duygu' bekledikleri muhakkak. Filme Atatürk'e sempatik duygular beslemeyen kimselerin girmeyeceğinden dolayı, film çıkışında sular seller manzarası görmek çok normal. Bu, olağanüstü bir film ile karşı karşıya olduğumuz tezine götürmez bizi.

15-25 yaş arası genç kızlarda, din eğitimi metodlarıyla aldıkları tarih dersleri yüzünden çok belirgin olan 'tekçi damar', bu filmin gişesine büyük etki yapar. Facebook'a hayran kişisi olarak 'yalnızca' Atatürk'ü ekleyebilen, 'Atatürk'ü 20. yüzyılın en büyük insanı' seçen kampanya dışında sosyal oylama yapamayan, İnkılap tarihi dersinin resmi bilgileri bir kenara, konuyla ilgili araştırma yapacak kadar minik bir birikimi dahi olmayan içi hayli boş bir 'genç kız Atatürkçülüğü'dür bu. Mustafa Kemal Atatürk'ü anlayıp, üzerine perspektif oluşturup düşünebilmek yerine, bir tapınma eyleminden ibarettir.

Kızlarda diyorum; çünkü özdeşleştirme çok daha sıkı oluşuyor bu kardeşlerimizde. Ulu Önder, aynı zamanda bir baba, bir ideal erkek tipi olarak vücut buluyor zihinlerinde belki de. Erkek öğrencilerde daha sağlıklı bir sevgi/saygı gözlemleyebiliyorum Atatürk'e karşı.

1 Mart 2010 Pazartesi

Bay Ucsette...


Şu aralar iki tane kitap hazırlığım olduğu için sürekli olarak boş vakitlerimde eski gazete sayfalarındayım. Meraklısı için tam bir okyanus. Her çevrilen sayfada incelemeye değer onlarca veri bulabilirsiniz. Ama ne yazık ki gün 24 saat ve yaşama da vakit ayırmanız gerekiyor. İş-güç olmasa günde 16 saat içinde gezinebilirim. O kadar enteresan şu insan evladının yaptıkları...

Çok süper bir kupür daha buldum. 1963'te ilk kez ABD'ye giden efsanevi Türk tenisçisi Nazmi Bari, Forest Hills'te (o zaman Amerika Açık da aynı kulüpte yapılıyor. Ama bu turnuvadan önce oynadığı bir maç bu...) bir turnuva oynuyor. Amerikalı Brown diye birine yenilmiş. O adam da büyük ihtimal Bailey Brown. Ama İskender Songur'un binbir güçlükle geçtiği haberde işler karışmış. Sayfayı dizen saygıdeğer abimiz, 'üç sette yenildi ibaresini' herifin soyadı yapmış. Dolayısıyla Bari, Brown Ucsette'ye mağlup olmuş!

26 Şubat 2010 Cuma

10 santimlik bıçak

1957 yılının 15 Temmuz'unda Tercüman'ın birinci sayfasından 'İki erkeği birden idare ediyormuş' başlığıyla giren haber.

Ayrıntılar var. Kahramanlar, haber metnindeki ifadelerle Kurtuluş'ta oturan Selahattin adlı genç, İnci adındaki kadın, ve Cahit adlı şahıs... Belki de toplumsal baskıdan kurtarmak için soyadlar verilmemiş ama Selahattin'in Kurtuluş'ta oturuyor olması belirtilmiş.

Ama beni yerlere yatıran, Cahit'in 10 santimlik bıçağına yapılan vurgu. Cahit, 10 santimlik bıçağıyla 'rakibi' Selahattin'i karnından ağır surette yaralamış. Metin içinde iki kez veriliyor bıçağın boyutunun 10 santim olduğu bilgisine.

Özcan Tekgül


Kuşağımızın çok öncesinde bir isim olduğu için üzerinde biriken toz tabakası yüzünden tanımadığımız 'kült figür' Özcan Tekgül'ü geçtiğimiz günlerde rahmetli hocamız Ünsal Oskay'ın kitabında okumuştum. Hoca, 1960'lı yıllarda gençliğini geçirenlerin dünyasını değiştiren vamp kadın Özcan Tekgül'ün şimdiki zibidilerin çok ötesinde gerçek bir sanat icra ettiğini yazıyordu kitabında. Güzelliğinden de kitabın birbirinden çok farklı bölümlerinde bahsetmekten kendini alamıyordu. Hatta 'gördüğüm en güzel kadın' ifadesibi onun için kullanıyordu.

Gazeteleri karıştırırken, Tercüman'da bir Özcan Tekgül ilanı gördüm. San'at sever müşterilerine saygının şeffaf bir ifadesi olarak.

21 Şubat 2010 Pazar

Unutulanı unutmamak

Spike Lee'nin epik filminden etkilenerek alengirli hayatına merak saldığım, sonrasında beni değişiren insanlar listesinde üst suralarda yer alan büyük mücadele adamı Malcolm X'in katledilişinin yıldönümü bugün. Ülkesi Birleşik Devletler'in karma karışık 60'lı yıllarında 'tehlikeli adamlar' (ya da CIA'in katli vacipler) listesinde üzerine çizik atıldığında, henüz 39 yaşındaydı. Afro-American Birliği'nin New York'taki bir toplantısında konuşma yaparken, eşi ve üç küçük kızının gözü önünde salondaki 'devlet destekli' militanlar tarafından çapraz ateşle öldürüldü.

Malcolm'un 39 yıllık çalkantılı hayatında, bir insanın düşebileceği en aşağılık noktadan (beyazlara benzemek için saçlarını yakarak düzelttiren, eroinman ve hırsız bir insan) onurlu bir ölüme yolculuğu, başlı başına örnek bir mücadeleydi. Peygamber iddiasıyla ortada dolaşan ultra-faşist Elijah Muhammed ile bozuştuktan sonra, özellikle de siyahların yaşam hakkı için çaba gösteren OAAU'yu kurunca, çomak sokulan tekerlekler tersine dönüp O'nu ezmekte geç kalmadı.

Türkiye'deki Malcolm imajıyla ilgili gördüğüm en iyi tanımı Roni Margulies yapmıştı: 'Malcolm X'i hep İslamcılar sahiplendi bu ülkede. Müslüman kimliğiyle bir sadece mücahit olarak tanıttılar onu. Oysa o, müslüman kimliğinin öncesinde, halkının, insanının kurtuluşu için çabalayan gerçek bir sosyalistti. Özgürlük olmadan, inancın olmayacağının farkındaydı.'

Malcolm X, 45 yıl önce bugün New York'ta bir konferans salonunda öldürüldü. Marcus Garvey'in yaktığı Afro-Amerikalıların özgürlük ateşinin altını, canı pahasına odunladı. Tüm yaptıkları ve mücadelesi - nedense - Martin Luther King'in gölgesinde bırakıldı. Oysa ki, alt tabakadan gelen biri olarak tüm renkli ırkların karışımındaki geniş yoksul tabanları, tek bir el hareketiyle örgütleyebilen yegane lider olarak bile Amerikan tarihine, dahası Afrika'da 60'lı yıllarda hız kazanan bağımsızlık mücadelelerine bayrak oldu.

Ruhu şad olsun.

Malcolm X (Malik El Şahbaz) / 1925-1965

19 Şubat 2010 Cuma

Şanı yüksek Anja

Vancouver 2010 Kış Oyunları'nda neredeyse ilk hafta geride kalırken, ancak bir kaç yarış izleyebildim. Dergide yeni sayı için süren hazırlıklar, yayınlarımın farklı saatlerde olması ve gece ayakta kalamadığım için önemli bölümünü kaçırdığım ilk haftanın sonuna doğru Alp Disiplini'nde şanlı Anja'mızın kazandığı madalya ile sevindim.

Daha ilk yayında, TRT'nin yeni bir Hüseyin Başaran bombasına denk geldim dün. Anja Paerson'un inişteki az kalsın komaya gireceği tehlikeli düşüşünü 'Muhteşem bir atlayış! Muhteşem bir... Muhteşeeem... Muhteşem.. Düştü!' diyerek az sayıdaki saçımı yolduran Hüseyin abimiz, Alman ablayı Stiçert (okuşunu Steh-hert), Paerson'u Pörsın (okunuşu Peer-son) ve en önemlisi Amerikalı Mancuso'yu bayağı pazar abisi diliyle Man-çuuso (okunusu Man-kuuso) diye telaffuz eden Hüseyin Abi, yayın esnasında bir taraftan demleniyormuş hissi veren edasıyla mahv-u perişan etti gülüm yayınları.

Neyse, Anja'ya dönelim biz. Pernilla Wiberg ablamızdan bu yana 1 numaralı kayakçım olan sevgili şişmanımız Anja Paerson, dün inişin bitişine iki kapı kala feci uçup 60 metre sürüklenince bir hayli korktum. Ama yarışmanın başlamasına iki saat kala katılımının kesinleştiği kombinede meydana çıktı ve bronz madalyayı boynuna geçirerek gerçek bir süper yıldız olduğunu gösterdi.

Bu madalya, Paerson'un kariyerindeki altıncı olimpiyat madalyası oldu. Paerson, böylece tarihte en fazla olimpiyat madalyasına sahip Janica Kostelic ile durumu eşitledi. Kostelic'in 4 altın, 2 gümüşü; Paerson'un ise 1 altın, 1 gümüş, 4 bronzu bulunuyor.

Ancak Paerson, üç ayrı olimpiyatta madalya kazandı ve daha uzun bir periyotta 'zirve mücadelesine' girme başarısı gösterdi. Sporu bırakan Kostelic ise 2002 ve 2006'da yarışmıştı.

Üç yarışı daha var Paerson'un. Yedinciyi bekliyoruz.

Anja, iniş yarışında düşüp 60 metre sürüklendi, ertesi gün çıkıp bronzu kaptı.

17 Şubat 2010 Çarşamba

Bu nedir bilader?


'Belediye, belle diye' yazımızın üzerinden henüz 17 gün geçmiş. Enfes bir örnek gördüm bugün, eklemeden duramadım.

Bahçeköy'de yağcılıkta sınır tanımayan belediye üretimi pankartlara yenisi eklenmiş! Görevi temizlik olan 'temizlik işleri müdürlüğüne', sokakları süpürdüğü için teşekkür pankartı! Sağolsunlar, o kadar iş güç arasında sokakları süpürüyorlar...

Yağ bidonusunuz. Bidon kafalı belediyeciler!