Karadeniz'de büyüdüm. Türkiye'nin saf, katıksız coğrafyasının tam göbeğinde... Terör olaylarının en yoğun olduğu dönem, biz görece rahattık. 'Burada barınamaz teröristler' diyordu büyükler, o yüzden Samsun'da terör yok.
İlk Kürt arkadaşımı 17 yaşındayken üniversitede edindim. Sonrasında bir Kürt daha tanıdım, bir Kürt daha. Bir tanesine aşık oldum, diğeriyle sırt sırta verip çalıştım, mesai paylaştım. Paramı, güvenimi paylaştım. Sonra Ermeni bir çocukla silah arkadaşlığı yaptım. Annemin küçükken mutfaktan pişen tencereyi arakladığımda, terliği peşimden fırlatırken 'Ermeniii' diye hakaret amaçlı kullandığı kelimenin zararlı birşey olmadığını gördüm. Kardeşim Ermeni'ydi, ben Karadenizli... Böyle bir şey yani. O yeşil gözlü, ben koyu kahve hesabı.
Bizim mahalledeki Özgür, tanıdığım ilk ateistti. Evleri camiye bizimkinden daha yakındı, sabah ezanı kulağında çınlıyor olmalıydı. Belki ezana karşı küfür ederek uyanıyordu her gece, bilemem. Ama hiç mevzumuz olmadı. Sonrasında Yahudi, zenci, eşcinsel, Darwin'e tapan, tasavvufla sıyırmış, Avustralyalı, İngiliz, Amerikalı, İBDA-C militanı, eski kulağı kesik TİKKO'cu bir sürü tanıdığım oldu. Hepsi birer alemdi. Ve hiç biri beni öldürmeye kalkmadı.
Bunların hepsi, Samsun'dan ayrıldıktan sonra oldu. Bana şu ana kadar öğrendiklerimin yüzde 95'ini öğrettiler. Samsun'da da öğrenebilirdim kuşkusuz, ama deneyim edinemezdim. Çünkü çevrem yalıtılmış. Trabzonlu da öğrenemezdi. Kayserili. Manisalı. Ya da Vanlı.
Kürtlerle ilgili hak teslimi konusunda hükümetin beceriksizlikleri ve oy kaygısı kokan hareketler işin içine girmiş gibi görünüyor. Bu ikilem, toplumda net bir çizgi yaratmış durumda. DTP'nin kendisini terör güruhundan ayrı bir yere koyamaması, İzmir'de cisme bürünen ülkenin batısının saldırganlığı üzerine Kürtler'in de basbayağı milliyetçi savlar geliştirmeleri işi yokuşa sürüyor.
İşin kötü tarafı, son zamanlarda aklı selim bildiğim insanların dahi bu konuda - yani herkese tüm özgürlüklerinin verilmesi - konusunda Kürtler'i ayırıyor. 'Hayır' diyorlar, 'İnsanları öldürenlere özgürlük mü verilir?'
Tam da içleri kemiren durumu sona erdirmek için verilir özgürlük. İnsan gibi yaşama hakkı. Birileri terör eylemi yapıyor diye vazgeçilirse, asıl o zaman terör kazanır. Bu çok basit denklemi neden kuramıyor kimse?
İki tarafın da etnik kökeni öne çıkaran milliyetçi cenahının istediği noktaya geliyor açılım. Kürt hareketinde de, Ankara'daki atıp tutan siyasilere taş çıkaran kafatasçı faşistlerin olduğunu daha net gördük bu sayede. Sorunun çözümü, siyasi hesaplardan uzak olmadığı sürece zor. Bunun için sevgili Kürt arkadaşlarımın da Abdullah Öcalan'ı 'tek çare' olarak görmekten vazgeçmeleri gerekiyor. Bu ülkedeki 20 milyon Kürt'ün kaderi, hapisteki bir müebbet hükümlü tarafından çizilemez.
Hesap etmeden, etrafındaki kalabalığı görüp o tarafta saf tutmadan önce, savaş meydanına ortadan bakmakta fayda var. 30 yıldır silahla çözülmeyen bu sorun, yine silahla çözülmeyecek. Konuşarak, 'ötekiden' korkmayarak ve onunla diyalog kurarak çözülecek.
Herkes hakkını arayacak. Devlet bugüne kadar baskı altında tuttuğu, ezdiği insanları uzun bir süreç sonunda da olsa hakkını verecek. Mecbur buna.
Aleviler semah dönecek, çingeneler buzuki çalıp gönüllerince eğlenecek, Hristiyanlar İncil'ini basıp adam gibi dağıtabilecek, ruhban okulunda din adamını yetiştirecek. Başörtüsü yüzünden hukuk fakültesine giremeyen kızcağıza dokunulmayacak. Kimse eşcinsel diye hakemlikten atılmayacak.
Bu konularda her zaman ufkumuzu açan, bizi uyaran ve uyandıran Baskın Oran'a çok ihtiyacımız olduğu düşüncesindeyim. Konuyu çok güzel özetlediği yazılarıyla ilgili ara sıra sitesine girip okumanızı şiddetle tavsiye ederim. Buraya yazmayı düşündüğüm İzmirli saçmalıkları konusunda hiçbir şey söylememe gerek bırakmayan yazısını da özellikle salık veriyorum.
baskınoran.com
1 Ocak 2010 Cuma
Emektar gömlek
Yeni yılın ilk yazısına konu olmak da sana düştü, beyaz çizgili siyah gömlek. Gövdemde üç buçuk yılı doldurarak kişisel tarihimde 'en dayanıklı dünyalık' unvanını elde etmiş durumdasın. Hala da gidersin bıraksam, ama seni artık müzeye kaldırmanın vaktidir.2006'nın mart ayı mıydı, nisan mıydı neydi seni aldığımda. Eminönü-Kapalıçarşı girişinin yan tarafında malları üzerinde etiketi bulunan Polo-Ralph Lauren'de getirtmediği muhakkak olan bir küçük dükkandan aldım seni. Siyahı hep severim. Ondan tercih ettim. 15 lira yetti galiba, esnafın seni poşete koyup bana vermesi için. 15 liracık.
Neler gördün neler... Islandık feci şekilde, belki on kez. İstanbul'da, Antalya'da, Samsun'da... Kuş pisledi bir keresinde üstüne, hatırlıyor musun? Yılmadın. Defalarca o gaddar Arçelik çamaşır makinesinin içinde dönüp durdurdular seni, solmadın. Çizgilerin kadar kesindin hep. Artık rekorunu eline geçirdiğin 8-11 yaşları arasında giydiğim yeşil-beyaz Slazenger spor ayakkabısının pabucunu (kendisi pabuç olduğu için bizatihi şahsını) dama attın.
İçindeki siyah sıfır yaka tişört de eşlik etti bize ara sıra. Alttaki beyazlar sırıttı, 'üste çıkmayı' seven V yaka süveteri de sen sevemedin bir türlü, ondan giymedim. Üzerinde kocaman bir 3 yazan sade tişört en yakın dostun oldu.
Gömleklerin kralı; sırtta geçen üç buçuk yıl sonunda bu yıl seni emekli edeceğim. Bilmiş ol. Hala mihrap yerinde olsa da... Sen de giyim tarihine en efsanevi ürünlerden biri olarak geçeceksin.
26 Aralık 2009 Cumartesi
Bilge adamın yeni kitabı
Uruguaylı yazar Eduardo Galeano için 'dünyanın vicdanı' tanımını kullanmıştı bir kaç hafta önce Radikal Kitap. İşte o vicdan, dile gelmiş yine, harika metinler ortaya koymuş, ne olup olmadığımıza dair. Sel Yayınları'ndan çıkan Galeano'nun yeni kitabı Aynalar'ı ilk haftasında aldım ve dün bitirdim.Kitap, Madrid'de 2000 yılında sergilenen 'Canavarlar ve Hayali varlıklar' adlı gravür sergisinde çeşitli yaratıklarla bezenmiş. Sayfaların içinde minik minik fink atıyor bu çizimler. Ve ilginç bir tad oluyor kitabı okurken.
Galeano, o kendine has metin gücüyle yine genelde yarım sayfayı aşmayan kısa metinlerle bir bütüne ulaşıyor. Adem Peygamber'den başlayıp soykırımlar, dinler, diller, insanlar, efsaneler, haksızlıklar, büyük insanlar, spor, sanat, müzik, neredeyse yaşamın içindeki her uca dokunuyor.
Rastgele seçtiğim bir tane yazıyı alıyorum buraya, nasıldır bilin diye...
Marketing
Yirmili yılların sonlarında bir reklam şu haberi davul çalarak duyurdu: Siz uçabilirsiniz! Kurşunlu benzinle daha süratli gidilebiliyordu ve hayatta diğerlerlerinden daha hızlı gidenler kazanıyordu. Afişlerde kaplumbağa hızında giden bir arabanın içindeki utanç duyan çocuk görülüyordu: Hadi baba, herkes seni geçiyor!
Kurşun katkılı benzin Birleşik Devletler'de icat edildi ve reklam bombardımanıyla birlikte bütün dünyaya Birleşik Devletler tarafından dayatıldı. 1986'da bu ülkenin hükümeti, onu nihayet yasaklamaya karar verdiğinde, o güne kadar gezegen üzerinde zehirlenmeye maruz kalan kurbanların sayısını hesaplamak imkansızdı. Şurası bir gerçek ki, kurşunlu benzinin yılda beş bin Birleşik Devletler vatandaşını öldürdüğü ve altmış yıl boyunca milyonlarca çocuğun sinir sistemine ve akıl düzeyine zarar verdiği herkesçe biliniyordu.
Bu durumun baş suçluları General Motors'un üst düzey yöneticileri Charles Kettering ve Alfred Sloan'dı. Ancak bu beyler tarihe hayırsever olarak geçtiler, çünkü büyük bir hastane yaptırdılar.
22 Aralık 2009 Salı
Şeriat lafazanı
20 Aralık, İstanbul. Odada dört kişiyiz. Ben ve 'kahraman' rumuzlu şahıs, yan yana... İki tanık daha. Hızlı konuşma yetisi üst düzeyde olan bir kimse, kahraman. Sanki az sonra kendisini öldürmeye geleceklermiş de diyecekleri içinde kalacakmış gibi, bilgisini/diyeceklerini/mesajlarını bir çırpıda, hızla ve en gereksiz ayrıntılarına varıncaya kadar dinleyeninin beynine işlemeyi, zaman zaman fütursuzca olsa da daima bir şevkle yapıyor.
Kahraman, temelde dini büsbütün bir kardeşimizdir. Pek böyle değildi ama, hep ufak da olsa bir hınçla doluydu, inançsıza, kafire, gavura. Ama görmeyeli iki yılı aşkın zaman olmuş. Bu süre içinde Vakit gazetesinde köşe yazan fikir babalarına taş çıkaracak pek faideli bilgiler edinivermiş ve basbayağı bir cihat bayrağı altında 200 kişilik güruh toplayacak kıvamda hissediyor kendisini.
Allah bana okkayla sabr-ı cemil ihsan etmiş. Bunu çok daha net hissettim o gün, şükür. Aşağıdaki inciler, kahramanın dudakları arasında besmelesiz savrulurken iki saat boyunca, 'la havle'yi içten çekip gaza gelmedim ya, daha da pek az koşulda 'tutmayın lan beni' hissiyatına girerim. Kesin.
Dindar hayatına yıllarca müdahale edilmenin ağzına kadar doldurduğu kahramanın dillendirdiği beni dehşetlere salan fikir ve zikirlerinden bazı örnekler:
- Yılbaşı bu yıl cuma gecesine denk gelmiyor mu, deli oluyorum birader. Allahsızlar içecek mübarek cuma gecesi. (Fikir geliyor karşıdan 'Devlet dediğin iki gün sonraya alacak yılbaşı kutlamasını. Cumartesi'ye. 'Olur mu öyle şey?' diyorum. 'Olur. Suudi Arabistan'da yılbaşı mı var? Bak bakalım?' cevabı geliyor. Bu cevap üzerine söylenecek tek bir harf yok yeryüzünde. Susulur...
- (Bana dönerek) Wikipedia mı? Ona mı giriyorsun bir şey ararken. Ben de bazen bakıyorum. Ama Yahudilerinmiş o site! (Böyle bir istihbarat uydurulur mu, uydurulur. Ama uyduran insanın g.tünü gerçekten merak ediyorum. Nasıl bir g.t öyle...)
- Otobüste geliyorum geçen gün eve. 15-16 yaşında iki öğrenci. Liseli. Sarılmışlar otobüste. Bu ne ya? Vurucaksın ağzına yüzüne. Şerefsiz çocuklarına hiç mi terbiye verilmiyor?
- Yemen'de sorun çıkarıyor şimdi ABD'de. Kafir çocukları Irak'tan doymadılar. Şimdi Suudi Arabistan ile Yemen'i birbirine düşürüyor. Müslümanı müslümana kırdırıyorlar işte. (Doğruluğunu sorgulamıyorum, ama dikkatinizi çekerim; kırdırıyorlar. Varsayalım böyle - ki ABD'nin bu konuda sabıkasından herkes haberdar - din kardeşlerimizin en ufak bir hatası yok. Onlar hiç gerizekalılık yapmıyorlar.)
- İran'da Ahmedinecad da ABD'nin adamı abi. O da ılımlı. Molla falan göründüğüne bakma. Dinle falan çok alakası yok. Ben İran'a gittiğimde orada İsfahan'lı bir çocuk vardı, onla konuştum. Hep danışıklı dövüş bunlar.
- Libya çok zengin abi. Yıllarca parayı kullanamamışlar. Şimdi uyanmışlar. Koca ülke 7 milyon nüfus var. Kaddafi şimdi sermaye çekiyor. Orada iş yapmak lazım. (Git, git de gör ebenin örekesini...)
Aklımda kalanlar bunlar. iki saat boyunca bir mevzu döndü anlatamam. Sanal dünyasında şeriatın izin verdiği ölçülerde her bir güncel olay fetvalandı, bilmeyenler aydınlatıldı.
Ben laik lafazanlardan saldırgan, saçmalayan, paranoyak ve hastalıklı olanlarına çok denk geldim. Ama görüyorum ki, dinci cephedekilerdekiler de boş durmamış, zırva ve tahammülsüzlük konusunda bir hayli yol almışlar.
İki grup da üstün yapıştıcı baliyi çekmiş, kanatları takıp uçmuş. Hiç bir şey anlatmaya kalkmayın. Sakın.
Kahraman, temelde dini büsbütün bir kardeşimizdir. Pek böyle değildi ama, hep ufak da olsa bir hınçla doluydu, inançsıza, kafire, gavura. Ama görmeyeli iki yılı aşkın zaman olmuş. Bu süre içinde Vakit gazetesinde köşe yazan fikir babalarına taş çıkaracak pek faideli bilgiler edinivermiş ve basbayağı bir cihat bayrağı altında 200 kişilik güruh toplayacak kıvamda hissediyor kendisini.
Allah bana okkayla sabr-ı cemil ihsan etmiş. Bunu çok daha net hissettim o gün, şükür. Aşağıdaki inciler, kahramanın dudakları arasında besmelesiz savrulurken iki saat boyunca, 'la havle'yi içten çekip gaza gelmedim ya, daha da pek az koşulda 'tutmayın lan beni' hissiyatına girerim. Kesin.
Dindar hayatına yıllarca müdahale edilmenin ağzına kadar doldurduğu kahramanın dillendirdiği beni dehşetlere salan fikir ve zikirlerinden bazı örnekler:
- Yılbaşı bu yıl cuma gecesine denk gelmiyor mu, deli oluyorum birader. Allahsızlar içecek mübarek cuma gecesi. (Fikir geliyor karşıdan 'Devlet dediğin iki gün sonraya alacak yılbaşı kutlamasını. Cumartesi'ye. 'Olur mu öyle şey?' diyorum. 'Olur. Suudi Arabistan'da yılbaşı mı var? Bak bakalım?' cevabı geliyor. Bu cevap üzerine söylenecek tek bir harf yok yeryüzünde. Susulur...
- (Bana dönerek) Wikipedia mı? Ona mı giriyorsun bir şey ararken. Ben de bazen bakıyorum. Ama Yahudilerinmiş o site! (Böyle bir istihbarat uydurulur mu, uydurulur. Ama uyduran insanın g.tünü gerçekten merak ediyorum. Nasıl bir g.t öyle...)
- Otobüste geliyorum geçen gün eve. 15-16 yaşında iki öğrenci. Liseli. Sarılmışlar otobüste. Bu ne ya? Vurucaksın ağzına yüzüne. Şerefsiz çocuklarına hiç mi terbiye verilmiyor?
- Yemen'de sorun çıkarıyor şimdi ABD'de. Kafir çocukları Irak'tan doymadılar. Şimdi Suudi Arabistan ile Yemen'i birbirine düşürüyor. Müslümanı müslümana kırdırıyorlar işte. (Doğruluğunu sorgulamıyorum, ama dikkatinizi çekerim; kırdırıyorlar. Varsayalım böyle - ki ABD'nin bu konuda sabıkasından herkes haberdar - din kardeşlerimizin en ufak bir hatası yok. Onlar hiç gerizekalılık yapmıyorlar.)
- İran'da Ahmedinecad da ABD'nin adamı abi. O da ılımlı. Molla falan göründüğüne bakma. Dinle falan çok alakası yok. Ben İran'a gittiğimde orada İsfahan'lı bir çocuk vardı, onla konuştum. Hep danışıklı dövüş bunlar.
- Libya çok zengin abi. Yıllarca parayı kullanamamışlar. Şimdi uyanmışlar. Koca ülke 7 milyon nüfus var. Kaddafi şimdi sermaye çekiyor. Orada iş yapmak lazım. (Git, git de gör ebenin örekesini...)
Aklımda kalanlar bunlar. iki saat boyunca bir mevzu döndü anlatamam. Sanal dünyasında şeriatın izin verdiği ölçülerde her bir güncel olay fetvalandı, bilmeyenler aydınlatıldı.
Ben laik lafazanlardan saldırgan, saçmalayan, paranoyak ve hastalıklı olanlarına çok denk geldim. Ama görüyorum ki, dinci cephedekilerdekiler de boş durmamış, zırva ve tahammülsüzlük konusunda bir hayli yol almışlar.
İki grup da üstün yapıştıcı baliyi çekmiş, kanatları takıp uçmuş. Hiç bir şey anlatmaya kalkmayın. Sakın.
18 Aralık 2009 Cuma
Kiribati: Bir ülkenin kıyameti

Dünyamız Detay'da (TRT Türk, 17 Aralık Perşembe akşam bülteni) gördüğüm bir haber içimi burktu. Öğrendim ki; küçükken merakla incelediğim dünya atlasındaki en minik noktalardan biri Kiribati, sular altında kalmaya yakınmış. Danimarka'da süren küresel ısınma konferansında gelişmekte olan ülkelerle G-7'ler arasında bir türlü anlaşma sağlanamazken, olanlar küçüklere oluyor. Filler oynaşırken, çimenler eziliyor.
Kiribati, Avustralya'nın kuzey doğu açığında Büyük Okyanus'ta yer alan bir mercan ada devleti. 100 binin biraz üzerinde nüfusa sahip ve yalnızca 30 yıl önce Birleşik Kralllık'tan bağımsızlığını kazanmış bir şirin ülke. Ülkede 4 bin telefon var, tek bir TV kanalı, bir de çoğu çiftçilikle geçinmeye çalışan fakir ama onurlu insanlar.
Küresel ısınma sonucu su seviyesinin yükselmesi ile dünyadan silinecek ilk ülke hesaplamalara göre Kiribati olacak. Çünkü bu ülkenin en yüksek noktası 4 metre. Yani neredeyse tamamı deniz seviyesinde. Halkı toplu göçü kabul etmek zorunda. Vatanlarını terk edeceklerini ülkenin Cumhurbaşkanı'nın ağzından duyuyoruz programda... 'Hazırlanıyoruz' diyor Cumhurbaşkanı Anote Tong, 'Yakın gelecekte facia yaşamamak için yaşayacak bir yer bulmalıyız'...
Kopenhag'daki konferansta özel bir oturuma konu olan ve 11 kişilik bir delegasyonla sesini duyurmaya çalışan Kiribati'nin sesi maalesef bu kadar çıkıyor işte.
100 bin kişi kalkacak, yakındaki büyük Avustralya'nın kapısını çalacak bir gece ansızın. 'Bizi kabul eder misiniz?' diyecek, 'Eşikte de yatarız. Ne iş olsa yaparız.'
Acı olan, tüm anılar ve yaşanmışlıklar mercan adalarıyla birlikte büyük okyanusun yüzlerce metre derinliğine gömülecek. Torunlara denizin dibi gösterilecek ziyaretlerde...
----
Merak edenler için bu küçük ülkeyle ilgili ansiklopedik bilgiler aşağıdaki linkte.... Bir ekleme daha: Yerel halk ülkenin adını 'Kiribas' diye okuyor, Kiribati değil. Takımadaların ismi, en büyük parça Gilberts'ten geliyor.
KIRIBATI - Ülke istatistikleri (İngilizce)
Küresel ısınmanın Kiribati'ye etkileriyle ilgili hükümetin kurduğu web sitesi:
CLIMATE CHANGE IN KIRIBATI
17 Aralık 2009 Perşembe
Bu tarza bir ad bulalım: Altaylesk
Habertürk TV'nin TV haberciliğinde yeni bir soluk olacağını düşünenler, bir parça yanıldı. Orta-popülist, haber formatından sıkılan Türkiye için daha renkli ve 'zirve' BBC'den ziyade daha bir 'halka inen' bir enformasyon kanalı yaratıldı. Bir ihtiyaç mıdır? Kesinlikle. İnsanların haber yelpazesinin genişlemesi için popüler işlere de gerek duyuyoruz.
Zaten reyting ölçümüne girmesi, devamlı 'en çok izlenmeye' vurgu yapması, anlasın-anlamasın her konuyu sürekli ekranda duran alt bandıyla halka danışması (popülist yayıncılığın bir numaralı göstergelerinden biridir), akşam kuşağını Hülya Avşar'a teslim etmesi Habertürk'ün popüler habercilik politikasının işaretleri.
Ancak bu popüler yayıncılık zaman zaman ciddi boyutta sapmalara ve rahatsız edici 'reyting azgınlığını' dışa vuran seçimlere sebep oluyor, bende ciddi bir bayağılık hissiyatı yaratıyor bu, itiraf edeyim.
Amiral Fatih Altaylı'nın böyle bir tarzı olduğunu ciddi ciddi düşünmeye başladım artık. Bu resmen adamın bir politikası gibi. Sıkıştıkça Zekeriya Beyaz, Haydar Dümen, Yaşar Nuri Öztürk ve bilumum 'reyting kurtarıcısı' kişiliklerden medet ummak. Hatta Berlusconi'yle yatmaktan başka hiç bir özelliği olmayan bir kadınla özel program yapmak.
Kanal yayına başladığında iki günde bir ekrana çıkan Yaşar Nuri Öztürk ile yollar ayrıldı. Ama tarz sürüyor. Bol reaksiyon olacağı garantisiyle Ali Rıza Hoca'nın İslami cinsel yaşam üzerine haftalık vaaz (dikkat buyurunuz, bir haber kanalının 20.00-22.00 kuşağından bahsediyoruz!) dinletilerine mecbur bırakılan izleyiciye, çeşitlilik olarak Haydar Dümen'in püsürmüş önerileri, Zekeriya Beyaz'ın absürd fetvaları, ya da sakalı yere değen atraksiyonel hocafendi Cübbeli Ahmet Ünlü'den inciler dizip seyirciyi şaşırtıvermek...
Ahmet Ünlü'nün kendisiyle ilgili bir mevzu olur, çıkarıp konuşturursun. Herkesin söz hakkı vardır elbet. Ama adamı her ay bir kez konuk edip de aylık 'Ulusa va'z-ü nasihat' yaparsan, ortalık leş gibi reyting kokusundan geçilmez. Saygınlık gider, ciddiyet gider.
O yola girmek kolay. Yaparsın bir 'Erman Toroğluvari konuklar' listesi, sırayla her akşam birini alırsın. Çok daha heyecan verir izleyene. Bol mevzu, bol kavga, bol gürültü, bol sürpriz, bol reyting... Habertürk TV de büyür böylece. Büyür, büyür, ve daha da büyür.
Bu akşam en çok izlenen saatte damdan düşer gibi Masonluk tartışması görünce aklıma geldi bunu yazmak. Her gün, derin dondurucudaki temcit pilavlarından birini ısıtılıp önümüze koymayın. Aklıma hep 28 Şubat dönemindeki Medyum Memiş, Ali Kalkancı gibi garip tiplerin olduğu programlar geliyor. Sahi, onları da mı Fatih Abimiz teke tek alıyordu?
Zaten reyting ölçümüne girmesi, devamlı 'en çok izlenmeye' vurgu yapması, anlasın-anlamasın her konuyu sürekli ekranda duran alt bandıyla halka danışması (popülist yayıncılığın bir numaralı göstergelerinden biridir), akşam kuşağını Hülya Avşar'a teslim etmesi Habertürk'ün popüler habercilik politikasının işaretleri.
Ancak bu popüler yayıncılık zaman zaman ciddi boyutta sapmalara ve rahatsız edici 'reyting azgınlığını' dışa vuran seçimlere sebep oluyor, bende ciddi bir bayağılık hissiyatı yaratıyor bu, itiraf edeyim.
Amiral Fatih Altaylı'nın böyle bir tarzı olduğunu ciddi ciddi düşünmeye başladım artık. Bu resmen adamın bir politikası gibi. Sıkıştıkça Zekeriya Beyaz, Haydar Dümen, Yaşar Nuri Öztürk ve bilumum 'reyting kurtarıcısı' kişiliklerden medet ummak. Hatta Berlusconi'yle yatmaktan başka hiç bir özelliği olmayan bir kadınla özel program yapmak.
Kanal yayına başladığında iki günde bir ekrana çıkan Yaşar Nuri Öztürk ile yollar ayrıldı. Ama tarz sürüyor. Bol reaksiyon olacağı garantisiyle Ali Rıza Hoca'nın İslami cinsel yaşam üzerine haftalık vaaz (dikkat buyurunuz, bir haber kanalının 20.00-22.00 kuşağından bahsediyoruz!) dinletilerine mecbur bırakılan izleyiciye, çeşitlilik olarak Haydar Dümen'in püsürmüş önerileri, Zekeriya Beyaz'ın absürd fetvaları, ya da sakalı yere değen atraksiyonel hocafendi Cübbeli Ahmet Ünlü'den inciler dizip seyirciyi şaşırtıvermek...
Ahmet Ünlü'nün kendisiyle ilgili bir mevzu olur, çıkarıp konuşturursun. Herkesin söz hakkı vardır elbet. Ama adamı her ay bir kez konuk edip de aylık 'Ulusa va'z-ü nasihat' yaparsan, ortalık leş gibi reyting kokusundan geçilmez. Saygınlık gider, ciddiyet gider.
O yola girmek kolay. Yaparsın bir 'Erman Toroğluvari konuklar' listesi, sırayla her akşam birini alırsın. Çok daha heyecan verir izleyene. Bol mevzu, bol kavga, bol gürültü, bol sürpriz, bol reyting... Habertürk TV de büyür böylece. Büyür, büyür, ve daha da büyür.
Bu akşam en çok izlenen saatte damdan düşer gibi Masonluk tartışması görünce aklıma geldi bunu yazmak. Her gün, derin dondurucudaki temcit pilavlarından birini ısıtılıp önümüze koymayın. Aklıma hep 28 Şubat dönemindeki Medyum Memiş, Ali Kalkancı gibi garip tiplerin olduğu programlar geliyor. Sahi, onları da mı Fatih Abimiz teke tek alıyordu?
10 Aralık 2009 Perşembe
Özensiz habercilik
NTVMSNBC, sık girdiğim bir site değil artık. Ama Türkiye'yle ilgili bir haber bakacaksam, tıklarım. Bursa'daki grizu faciası haberiyle ilgili girdim bu gece. Habere baktım, sitenin sağına soluna göz gezdirirken, çok özensiz bir iş dikkatimi çekti spor sayfalarında.Bugün İstanbul'da başlayan Avrupa Kısa Kulvar Yüzme Şampiyonası ile ilgili Türk sporcularından gelen haberler sıralanmış başlıklar halinde. Hepsini bir haberde toplamak daha mantıklı ya; o ayrı. Tercih meselesi, adamlar ayrı haberle fazladan tık hedeflemiş olabilir. Tamam.
Ama be abicim hepsini 'elendi' başlığıyla vermek sıkılmaktan mıdır, aceleden midir, gözden kaçma/dikkatsizlik midir, nedir gözünüzü seveyim? Neden başlıklara özen gösterilmez? Başlık haberi satan öğe değil mi a benim canlarım?
9 Aralık 2009 Çarşamba
De Botton

Alain de Botton. Son okuduğum kitabın İsviçreli yazarı. Adamın Türkiye'de kalın bir kitlesi varmış meğerse, biz bilmiyormuşuz. Yazıkmış.
Türkiye'deki okurlarının ilgisinden dolayı orjinalinden önce Kasım 2008'de Türkçe'de ilk baskısını yapan 'Çalışmanın Mutluluğu ve Sıkıntısı'nı bitirdim. Çok keyifli bir dil ile, ilk bakışta 'sıkıntı veren' bu kitabı hayli eğlenceli hale getirmiş. Kitap, bir takım farklı meslekler özelinde çalışma ve üretmenin üzerine kafa yoran ilginç bir kitap. 300 sayfalık kitap, Richard Baker'ın 100'ün üzerinde siyah beyaz fotoğrafıyla bezenip, ayrı bir sanat icra edilmiş.
Kitabın içinde incelenen meslekler şunlar: Kargo gemisi gözleme, Lojistik, bisküvi yapımı, kariyer danışmanlığı, roket bilimi, ressamlık, aktarım mühendisliği, muhasebecilik, girişimcilik ve havacılık.
Kitaba nokta koyan şu cümleler içine dair bir fikir damlatır:
İşimiz hiç olmazsa bizim aklımızı başka yere çeker, bize mükemmellik umutlarımızı yeşerteceğimiz harika bir sabun köpüğü sağlar, ölçüsüz endişelerimizi nispeten daha küçük çaplı ve başarılabilir bir kaç amaca yoğunlaştırır, bize üstünlük duygusu verir, saygıdeğer bir şekilde yorar bizi, masaya yemek koyar. Bizi daha büyük dertlerden uzak tutar.
6 Aralık 2009 Pazar
Sporda inovasyon

Geride bırakmaya hazırlandığımız 2009'un spor pazarlama alanındaki en önemli kahramanı, ağustos ayında Berlin'deki Dünya Atletizm Şampiyonası'nın maskotu Berlino idi kuşkusuz. Bir mite dönüşen Berlino, şampiyonanın yıldızı Usain Bolt'u da etkilemiş ve tişörtündeki mesaja da konu olmuştu, hatırlanacağı üzere...
Bununla birlikte iki muhteşem icattan bahsetmek istiyorum size. Sporu pazarlamak için yalnızca kural değişiklikleri, sansasyonlar ya da yıldız isimler kullanılmıyor. Artık mekanlar da ön plana çıkmaya başladı. Gerçi bu işe çok para akıtan sponsorların etkisi biraz işin rengini kaçırsa da, ortaya çıkan iş, kalite açısından genelde iyi oluyor, bunu kabul edelim.
İlk örneği geçen hafta ATP Dünya Turu finallerinde görmüştük. Sezonun en iyi 8 tenisçisini bir araya getiren organizasyon, 17 bin kişilik salonda bu kez tam bir görsel şova dönüştü. Mavinin tonlarının kullanıldığı bir bilgisayar oyunu gibi tasarlanan turnuva, ışık oyunları ve grafiklerle tam anlamıyla bir görsel şova dönüştü. Bunun sonucunda da son yılların en çok ilgi gören tenis organizasyonlarından biri ortaya çıktı.
Bir diğerine Prof. Dr. Uğur Erdener'in başkanı olduğu FITA (Uluslararası Okçuluk Federasyonu) imza attı geçtiğimiz aylarda. Eylül ayında yapılan Dünya Kupası'nın son ayağı Kopenhag'ın kent merkezindeki ünlü Nyhavn Kanalı'nda düzenlendi. Klasik yeşil arazi okçuluğunun dışındaki bu uygulama ile hem yerel halkın ilgisi arttı ve eşsiz bir tanıtım fırsatı doğdu, hem - çoğu türk şirketleri olan - sponsorlar bayram etti, hem de sporcular için harika bir deneyim oldu. Öyle sanıyorum ki resimler, demek istediklerimi çok iyi anlatıyor.
Bazen, işleri rutinden çıkarmak monotonluğu giderir. Yeter ki iş su üstünde basketbol oynatmaya falan gitmesin, sporseverler olarak bu gibi yeniliklere her zaman açığız. Tebrik ederiz.
Etiketler:
İyi işler,
Okçuluk,
Pazarlama,
Spor kültürü
1 Aralık 2009 Salı
Bir ustayı hatırlamak
'Neymiş' isimli köşesini tam 52 yıl yazan Cumhuriyet'in eski spor müdürü duayen Abdülkadir Yücelman'ın vefat ettiği bugünde, bir başka duayen ile ilgili çok güzel bir kaynak buldum. Yaklaşık iki yıl önce aramızdan ayrılan Cüneyt E. Koryürek hakkında yapılmış çok kapsamlı bir web sitesi. İlgilenenlerin hayli hoşuna gideceğini düşündüğüm bu siteye bakmanızı tavsiye ederim. Hazırlayanların eline sağlık...
www.cuneytkoryurek.com
www.cuneytkoryurek.com
28 Kasım 2009 Cumartesi
Tek sayfa analiz
Dünyanın en etkili dergilerinden The Economist, bu hafta Barack Obama'yı 'Sessiz Amerikalı' olarak kapağa taşımış. Derginin kapak konusu, 11'inci sayfasındaki tek sayfalık inceleme yazısıyla karşılığını bulurken, büyük beklentilerle göreve gelen Amerikan Başkanı'nın geride kalan görev süresinde dış politikada elini masaya vuramaması üzerine bir 'uyarı' yazısı yazılmış.Önceki dönemde George W.Bush'un olur olmaz herşeye müdahalesiyle hareket kazanan Amerikan etkinliğini sakinliğe ihtiyacı olduğu vurgulanan yazıda, söz konusu 'sakinliğin' böyle bir duruma tekabül etmediği belirtiliyor.
Editoryal yazı, bir görev hatırlatması ve uyarıyla bitiyor:
Obama'nın İran'ı nükleer programını müzakere için sene sonuna kadar baskı yapması, Rusya ile nükleer bağlantıyı kesmesi, Filistinliler ve Netanyahu'yu görüşmeye ikna etmesi, Karzai ve Pakistan'a Afganistan'ın yönetim istikrarına kavuşabileceğinin gösterilmesi gerekiyor. Kısa vadede bunlar olmazsa, Obama boş işler peşinde koşan ve zayıf politika sahibi olarak damgalanacak. Ve şu unutulmaz demecini de kendi kendine tehlikeye sokacak: Kurallar bağlayıcı olmalı. Şiddet cezalandırılmalı. Ve kelimeler yeni şeyler anlatmalı.
26 Kasım 2009 Perşembe
Haydiiiii

Almanlar coşmuş. Ülkenin en çok satan gazetesi Bild'in Genel Yayın Yönetmeni Kai Diekmann ile dalga geçmek için ezeli rakipleri haline gelen Tageszeitung Gazetesi, 6 katlı binasına özel bir heykel yaptırdı. Heykelde, Diekmann'ın 6 metrelik penisinin ucuna bir de kobra ekleyen Tageszeitung yönetimi, ayrıca Bild'in asparagaslarından da bir kaç seçme yapıp binayı grafiti duvarına çevirdi.
Yoldan gelip geçenin 100 metreden bile rahatlıkla dikkatini çekeceği şekilde tasarlanan bu yeni aksesuara, Bild yayın yönetmeni Diekmann, 'Henüz son sözümüzü söylemedik' diye cevap vermiş. Buna nasıl bir söz söylenecek, açıkçası merak ediyoruz. Bizde de Hıncal'ın bıngılını sallandırmasınlar bi yerlerden aşağıya!
Haberin ayrıntıları, enteresan haberler sitesi habercrombie.com'da.
Fotoğrafa bak, ölüver...

Emmanuel Coupe deklanşöre basmış cennette, huriler yanında gezinirken. Sonra dünyaya inmiş faniler için; cennet katalogu kartpostalı basmış...
Bu inanılmaz manzara, İskoçya'nın kuzeyinde Skye Adası'nda çekildi. 'Yılın En İyi Yeryüzü Fotoğrafları' yarışmasında birinci sırada yer alan bu çalışma, Fransız fotoğrafçı Emmanuel Coupe'ye 10 bin pound ödül kazandırmış.
Coupe, eğitimini Yunanistan'da almış bir fotoğraf sanatçısı. Paris ve Atina'da yaşıyor. İşi manzara fotoğrafları çekmek ve bugüne kadar pek çok ünlü katalog ile takvim çekimini gerçekleştirmiş.
Kataloglarını incelemenizi tavsiye ederim. Yalnız parmaklarınıza dikkat. Isırmayın.
COUPE KATALOG
Katsayı sorunu
Meslek liselerinin üniversiteye girişteki katsayı uygulamasının kaldırılması, emekliliğinde dahi kendisini yüce Türkiye Cumhuriyeti'nin bekasına adayan büyük hukuk adamı Sabih Kanadoğlu'nun yol göstermesiyle Danıştay tarafından durduruldu.
1997'de bir darbe ürünü olarak literatüre giren katsayı uygulaması, İHL'lerin genişlemesini engellemek için tüm meslek liselerini bir kazana tıkarak altına odunu basmıştı. Uygulamanın sona ermesi olumlu bir gelişme olsa da, bu iki kutuplu ortamda çok ileri gitmeyeceği açıktı. Netekim Sabih Baba 'Olmaz' dedi, birileri de 'Emredersiniz üstad' deyip uygulamayı durdurdu. Tam da 1997'de İHL'den mezun olmuş biri olarak, bu yasak kapsamına girmekten günler farkıyla kurtulmuştum zamanında. Ama ardımdan aynı okuldan kimse İlahiyat dışında bir bölüme gidemedi büyük ihtimalle.
Benim bu konuya bakışım biraz farklı. Katsayı uygulaması tabii ki kategori itibariyle bir engel/yasak/zorlama olduğu için kalkmalı. Ortada bir sınav var ve buraya birilerinin dezavantajlı başlatmak, en basit anlamıyla bir eşitlik ihlali. Ayrıca, uygulamayı savunanların (mesela bugün Nur serter pek bir sevindirik olmuş şekilde konuyu mikrofonlara değerlendiriyordu) açıkça dillendirmediği, 'ne münasebet efendim?' deyip geçiştirdiği, ama çok bariz bir şekilde İHL'leri cezalandırmak için alınan bu karar, Turizm'deki ya da Endüstri Meslek'teki öğrencilere de kesik atıyor.
Bir taraftan da hep şunu savundum. 'Oğlum/kızım dindar yetişsin, ama doktor olsun' mantığıyla bir sürü insanın çocuğunu İHL'ye gönderip bu okulların bir meslek lisesi olmaktan çıkmasının önüne geçilmeli. Bu şekilde anti-demokratik bir uygulamayla değil tabii. Şu anda ülkede ihtiyaç fazlası İHL'nin varlığı, kim ne derse desin bence çok ihtiyacımız olan (Cumaya gidipte hutbelerde imamların zaman zaman neler saçmaladıklarını dinleyenleriniz varsa ne demek istediğimi anlarlar) nitelikli din adamı yetişmesinin önünde ciddi engel olduğu gibi, bu okullarda verilen eğitim kalitesinin bayağılaşmasına yol açıyor.
Bu dengeyi sağlamanın en iyi yolu, siyasi nedenlerle açılan fazla İHL'leri kapatmak. Örneğin, Samsun'da benim okuduğum Merkez İHL'de Anadolu Lisesi de içinde olmak üzere 5000'i aşkın öğrenci varken, Çarşamba, Terme ve Bafra gibi üç ilçede de İHL bulunuyordu. Anlayın fazlalığı.
Çözüm, belli başlı merkezlerde akademik açıdan da iyileştirilecek merkez okulların kalması, diğerlerinin kapatılmasından yana bence. Ayrıca 'imam olamayacakları' çok açık olan kız çocuklarının da bu okullara verilmesi, apayrı bir açmaz. (Bu arada aynı Danıştay'ın 1976'da daha önce erkek lisesi olan bu okullara kız çocuklarının gitmesinin yolunu açtığını ekleyeyim.)
Sorun, pek çok konuyla ilintili tabii. Zorunlu din dersleri, laik sistemde devletin din eğitimi verip veremeyeceği, Kuran kursları, Anadolu'daki tutucu insanların okula göndermedikleri kız çocuklarını okutmaları için sebep yaratmak gibi. Ama bu apayrı bir analiz konusu.
1997'de bir darbe ürünü olarak literatüre giren katsayı uygulaması, İHL'lerin genişlemesini engellemek için tüm meslek liselerini bir kazana tıkarak altına odunu basmıştı. Uygulamanın sona ermesi olumlu bir gelişme olsa da, bu iki kutuplu ortamda çok ileri gitmeyeceği açıktı. Netekim Sabih Baba 'Olmaz' dedi, birileri de 'Emredersiniz üstad' deyip uygulamayı durdurdu. Tam da 1997'de İHL'den mezun olmuş biri olarak, bu yasak kapsamına girmekten günler farkıyla kurtulmuştum zamanında. Ama ardımdan aynı okuldan kimse İlahiyat dışında bir bölüme gidemedi büyük ihtimalle.
Benim bu konuya bakışım biraz farklı. Katsayı uygulaması tabii ki kategori itibariyle bir engel/yasak/zorlama olduğu için kalkmalı. Ortada bir sınav var ve buraya birilerinin dezavantajlı başlatmak, en basit anlamıyla bir eşitlik ihlali. Ayrıca, uygulamayı savunanların (mesela bugün Nur serter pek bir sevindirik olmuş şekilde konuyu mikrofonlara değerlendiriyordu) açıkça dillendirmediği, 'ne münasebet efendim?' deyip geçiştirdiği, ama çok bariz bir şekilde İHL'leri cezalandırmak için alınan bu karar, Turizm'deki ya da Endüstri Meslek'teki öğrencilere de kesik atıyor.
Bir taraftan da hep şunu savundum. 'Oğlum/kızım dindar yetişsin, ama doktor olsun' mantığıyla bir sürü insanın çocuğunu İHL'ye gönderip bu okulların bir meslek lisesi olmaktan çıkmasının önüne geçilmeli. Bu şekilde anti-demokratik bir uygulamayla değil tabii. Şu anda ülkede ihtiyaç fazlası İHL'nin varlığı, kim ne derse desin bence çok ihtiyacımız olan (Cumaya gidipte hutbelerde imamların zaman zaman neler saçmaladıklarını dinleyenleriniz varsa ne demek istediğimi anlarlar) nitelikli din adamı yetişmesinin önünde ciddi engel olduğu gibi, bu okullarda verilen eğitim kalitesinin bayağılaşmasına yol açıyor.
Bu dengeyi sağlamanın en iyi yolu, siyasi nedenlerle açılan fazla İHL'leri kapatmak. Örneğin, Samsun'da benim okuduğum Merkez İHL'de Anadolu Lisesi de içinde olmak üzere 5000'i aşkın öğrenci varken, Çarşamba, Terme ve Bafra gibi üç ilçede de İHL bulunuyordu. Anlayın fazlalığı.
Çözüm, belli başlı merkezlerde akademik açıdan da iyileştirilecek merkez okulların kalması, diğerlerinin kapatılmasından yana bence. Ayrıca 'imam olamayacakları' çok açık olan kız çocuklarının da bu okullara verilmesi, apayrı bir açmaz. (Bu arada aynı Danıştay'ın 1976'da daha önce erkek lisesi olan bu okullara kız çocuklarının gitmesinin yolunu açtığını ekleyeyim.)
Sorun, pek çok konuyla ilintili tabii. Zorunlu din dersleri, laik sistemde devletin din eğitimi verip veremeyeceği, Kuran kursları, Anadolu'daki tutucu insanların okula göndermedikleri kız çocuklarını okutmaları için sebep yaratmak gibi. Ama bu apayrı bir analiz konusu.
Benim YÖK'üm, senin YÖK'ün
Size şimdi gazetelerin ne kadar tarafgir davrandığına dair net bir örnek aktaracağım. Nasıl Ergenekon haberlerinde olaylar sündürülerek veriliyorsa, kendi doğrularının da zaman içinde değiştiğine bir örnek bu.
1980'lerden bu yana, siyasi yelpazenin her köşesi için belki de tek ortak düşman: YÖK. Sağcısı da, solcusu da darbe kalıntısı YÖK'ün eğitim bağımsızlığının önünde önemli bir engel olduğu konusunda birleşir. Galiba 'birleşirdi' demek gerekecek bundan böyle. Zira, tıpkı zamanında başörtüsü yasağını koyduğunda Kemal Gürüz ve Alemdaroğlu'na arka çıkan yayınlar yapan Cumhuriyet gibi, şimdi de haksız atamalar konusunda bakıyoruz muhafazakar gazetelerde çıt yok.
Söz konusu haber, pazartesi akşamüstü ajanstaydı. Zaman'ın web sitesinde son dakika menüsünde olduğu şekliyle iki cümlelik hali şöyle:
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Anadolu Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Davut Aydın'ı atadı. Cumhurbaşkanlığı Basın Merkezinden yapılan yazılı açıklamada, Gül'ün, Anadolu Üniversitesi Rektörlüğüne, Anayasanın 130'uncu ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 13'üncü maddeleri uyarınca, Yükseköğretim Kurulunun önerdiği adaylar arasından Prof. Dr. Davut Aydın'ı atadığı bildirildi.
Haberi bu şekilde vermek, en hafif tabiriyle 'tarafgirlik'. Neyi, kimden, ne için saklamaya çalışıyorsunuz?
Eleştirilerin odağı, YÖK'ün daha önce kendi başkanı, hatta Cumhurbaşkanı Gül tarafından da eleştirilen, liste uygulaması. Rektörlük seçimlerindeki sonuçların YÖK tarafından Cumhurbaşkanına kendi sıralamasıyla sunma keyfiyeti ve Cumhurbaşkanı'nın kafasına göre seçim yapabilme özgürlüğü çok ciddi marazlara gebe. Bu yüzden 'yasakçı zihniyet lideri' eski Akdeniz Üniversitesi Rektörü Mustafa Apaydın, Gül tarafından en çok oyu almasına karşın geri çevrilmişti. Adam, seçimde Belediye Başkanı adayı oldu Antalya'da, koydu yüzde 45 oyu.
Anadolu Üniversitesi'ndeki durum şu: 26 Ekim'de yapılan rektörlük seçiminde mevcut rektör Fevzi Sürmeli 334, Hasan Mandal 295, Davut Aydın 96, Ahmet Tuncan 28 oy aldı. YÖK, listenin başına seçimde üçüncü sırada bulunan Aydın'ı koydu. Cumhurbaşkanı da bu ismi atadı.
Prof. Sürmeli, üç katı fazla oy almasına karşın gerekçesiz bir şekilde atanmaması demokratik açıdan bir sorun. Zaman (ki 860 bin tirajıyla gazete satış raporunun birinci sırasında görünüyor) konuyu hiç irdelenmemesi, hatta yok sayılmasına ne denmeli? Salı ve Çarşamba günkü nüshalarında tek bir satır yok. Sadece web sitesindeki son dakika notuyla geçiştirilmiş. Hiç suya sabuna dokunmadan.
Bu fersah fersah siyasete batmış, yaşlı Kanadoğlu güdümündeki hukuk sistemine rağmen YÖK - pek mümkün görünmüyor ya - başörtülü kızlara hak ettikleri üniversite yolunu açsa, Türkiye'nin kutsal kurumları arasında mı ilan edilecek? Zaman gazetesinin, bu durumda YÖK'ü anında 'cennetten çıkma' ilan edip alnından öpeceği çok açık.
Bu konuda son söz: YÖK, çağdaş eğitimin önünde bir engeldir. Derhal dağıtılmalı. Bizim YÖK, sizin YÖK olmaz. Hayatta olmaz.
1980'lerden bu yana, siyasi yelpazenin her köşesi için belki de tek ortak düşman: YÖK. Sağcısı da, solcusu da darbe kalıntısı YÖK'ün eğitim bağımsızlığının önünde önemli bir engel olduğu konusunda birleşir. Galiba 'birleşirdi' demek gerekecek bundan böyle. Zira, tıpkı zamanında başörtüsü yasağını koyduğunda Kemal Gürüz ve Alemdaroğlu'na arka çıkan yayınlar yapan Cumhuriyet gibi, şimdi de haksız atamalar konusunda bakıyoruz muhafazakar gazetelerde çıt yok.
Söz konusu haber, pazartesi akşamüstü ajanstaydı. Zaman'ın web sitesinde son dakika menüsünde olduğu şekliyle iki cümlelik hali şöyle:
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Anadolu Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Davut Aydın'ı atadı. Cumhurbaşkanlığı Basın Merkezinden yapılan yazılı açıklamada, Gül'ün, Anadolu Üniversitesi Rektörlüğüne, Anayasanın 130'uncu ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 13'üncü maddeleri uyarınca, Yükseköğretim Kurulunun önerdiği adaylar arasından Prof. Dr. Davut Aydın'ı atadığı bildirildi.
Haberi bu şekilde vermek, en hafif tabiriyle 'tarafgirlik'. Neyi, kimden, ne için saklamaya çalışıyorsunuz?
Eleştirilerin odağı, YÖK'ün daha önce kendi başkanı, hatta Cumhurbaşkanı Gül tarafından da eleştirilen, liste uygulaması. Rektörlük seçimlerindeki sonuçların YÖK tarafından Cumhurbaşkanına kendi sıralamasıyla sunma keyfiyeti ve Cumhurbaşkanı'nın kafasına göre seçim yapabilme özgürlüğü çok ciddi marazlara gebe. Bu yüzden 'yasakçı zihniyet lideri' eski Akdeniz Üniversitesi Rektörü Mustafa Apaydın, Gül tarafından en çok oyu almasına karşın geri çevrilmişti. Adam, seçimde Belediye Başkanı adayı oldu Antalya'da, koydu yüzde 45 oyu.
Anadolu Üniversitesi'ndeki durum şu: 26 Ekim'de yapılan rektörlük seçiminde mevcut rektör Fevzi Sürmeli 334, Hasan Mandal 295, Davut Aydın 96, Ahmet Tuncan 28 oy aldı. YÖK, listenin başına seçimde üçüncü sırada bulunan Aydın'ı koydu. Cumhurbaşkanı da bu ismi atadı.Prof. Sürmeli, üç katı fazla oy almasına karşın gerekçesiz bir şekilde atanmaması demokratik açıdan bir sorun. Zaman (ki 860 bin tirajıyla gazete satış raporunun birinci sırasında görünüyor) konuyu hiç irdelenmemesi, hatta yok sayılmasına ne denmeli? Salı ve Çarşamba günkü nüshalarında tek bir satır yok. Sadece web sitesindeki son dakika notuyla geçiştirilmiş. Hiç suya sabuna dokunmadan.
Bu fersah fersah siyasete batmış, yaşlı Kanadoğlu güdümündeki hukuk sistemine rağmen YÖK - pek mümkün görünmüyor ya - başörtülü kızlara hak ettikleri üniversite yolunu açsa, Türkiye'nin kutsal kurumları arasında mı ilan edilecek? Zaman gazetesinin, bu durumda YÖK'ü anında 'cennetten çıkma' ilan edip alnından öpeceği çok açık.
Bu konuda son söz: YÖK, çağdaş eğitimin önünde bir engeldir. Derhal dağıtılmalı. Bizim YÖK, sizin YÖK olmaz. Hayatta olmaz.
17 Kasım 2009 Salı
Hızır Yıldırım
Büyük Türkçe üstadı (e-yazıt dilinde böyle kullanınca sanki dalga geçer gibi oluyor, kelimeleri de sündürdük argoyla yarabbim. Hayır bu kez bire bir anlamıyla kullanıyorum büyüklüğü!) Yıldırım Türker, sirkatin söyleyen Onur Öymen'i yazmış Radikal'deki köşesinde. Hiç bilgim olmadığı konu, bu kısa yazıyla bile tüylerimi ürpertmeye yetti. Özellikle de Seyit Rıza'nın yaşının 57'ye düşürülmesi ayrıntısı...
Yıldırım Türker'den muhteşem bir yazı daha. Ağlatır. Üstada saygılarımızı sunarız. Ellerin dert görmesin.
Bu arada, nasıl bir yalan içinde yaşıyoruz. Bugün şöyle bir etrafıma sordum. Kimsenin doğru düzgün bilgisi yok konuda. Resmi tarihin arkasında neler var üzeri yaprak olmuş, kimbilir...
Yıldırım Türker'den muhteşem bir yazı daha. Ağlatır. Üstada saygılarımızı sunarız. Ellerin dert görmesin.
Bu arada, nasıl bir yalan içinde yaşıyoruz. Bugün şöyle bir etrafıma sordum. Kimsenin doğru düzgün bilgisi yok konuda. Resmi tarihin arkasında neler var üzeri yaprak olmuş, kimbilir...
15 Kasım 2009 Pazar
Yanlış adam doğru yaparsa
Türkiye'nin kangren sorunlarından birisi üzerine atılan adımlarla çalkalanıyor ülke son günlerde. Kürt meselesi üzerine AKP hükümetinin attığı adım - saçma sapan mevzularda kutuplaşma konusunda eline sıcak su dökülemeyecek ülkede aksini beklemiyorduk zaten - yine iki kutuplu evren yarattı. İllet olduğum fersah-milliyetçi cephe ile 'sayın' Bahçeli'nin elinden ekmeğini kapmak için yarışa giren, ha gayret aynı cepheye nefer olan, solculukla pamuk ipliği bağını 'hars' diye eliyle bir çırpıda parçalayan Deniz Beyler, muhteşem bir seçim malzemesi yakalamanın ağız sululuğunda 'Kartal gol gol gol!' politikası güdüyorlar yandaş mevzilerde.
Diğer yanda - Star gazetesi yalakalığına kaçmadan tabii ki - Erdoğan'ın doğrusunu desteklemekten neden imtina edelim? Adamın hiç mi doğrusu yok?
Evet, doğru. Onbinlerce insan katleden Saddam şubesi Sudan diktatörü Ömer El Beşir için 'Yapmaz kardeşim, ben gittim gördüm' dedi; kendisinin Gazze tepkisi ile yanyana koyulduğunda şekilli dansöz Asena'dan daha kıvırtak figüre kaçan demecini gördük bu Başbakan'ın. Ergenekon'da yargı sürecine düpedüz 'ayar çeken' demeçlerini, TBMM Başkanı'na 'Adamın asabını bozma' zılgıtını, hatta - çoğu insan alkış tuttu - ama benim hala yanlış bulduğum Davos'taki 'Daha da Davos'a gelmem' dellenmesini gördük. Yeni rant kapısı 3. köprüye, 20 yıl önce elinde megafon karşı çıkarken, şimdi yol açmasını izledik. Deniz Feneri'nin üzerine gidilmemesi, ve daha bilumum Türkiye'nin Başbakanı teranelerine karşı yuvarladık terbiyesiz laflarımızı.
İyi de, demokratik açılım hangi aklı başında, at gözlüksüz insanın 'Haşa, sümme haşa! Memleketi bölüyorlar' diye tepki vereceği bir durumdur? Bu ülkede silahtan vızıldayarak çıkan milyonlarca mermi ve koca bir coğrafyada leylak kokusu yerine genizlere çekilen barut kokusu neyi çözdü?
Karşı çıkan güruha soralım. Tamam, açılım maçılım yok, daaalın lan. Tamam. Eee? Neyi çözdük? 2043 yılındayız. Hala TSK ile PKK türevi (VKK, ZKK...) varlıklarla mücadele halinde olmayacak mı? Bitecek mi yani terör?
Ama niyet o kadar net ki. Çarşaf açılımı neyse, bundan da pay çıkarma aynı doğrultuda. Ve tüm analistlerin üzerinde durduğu noktaya yüzde yüz katılıyorum: Bu 'toptan retçi' politika ile hem CHP'nin, hem de MHP'nin oyu önemli ölçüde artar.
Kürtçe duyduğunda deliren adamlar var bu ülkede. Faydacı yaklaşırsan, bulunmaz bir nimet bu açılım mevzusu. CHP de bu nimetten popülizmin ağa babasını yaparak faydalanmayı seçti. Solculukla, sosyal değerlerle, özgürlükle ilgisi dahi olmayan tavrı benimsedi: Aşırı sağ ile at yarışına girdi. Zaten sol parti falan değildi, şimdi iyice 'Ceddin deden, neslin baban' kıvamına geldi.
Bizzat 1989'da Kürt raporu yayınlayan partiden, şimdi kurmay düzeyinde 'Dersim'den dersini çıkaran' demeçler geliyor. Sağ kanattan AKP, siyasi çöküntüye uğrama pahasına etnik milliyetçiliğin karşısına basbayağı solcu bir özgürlük politikasıyla dikiliyor. Ne günlere galdık hancıbaşı. Ver ordan bir kımız...
Sağlam gazeteci abimiz Alper Görmüş, geçenlerde söylemişti bir programda. 'Artık siyasette asla rakibin doğrusu olmayan bir noktaya gelindi. Bu çok ciddi bir açmaz. Halkı da bölen siyasilerin bu tavrı diye'... Aynen öyle. Yatılan mevziye göre 'karşı taraf' bellemek ve o ne yapıyorsa 'ondan gelecek iyilik gelmez olsun'cu olmak.
Aferim, aferim çocuum. Devam edin böyle. Bir b.ku da el birliğiyle çözmeyin zaten.
Diğer yanda - Star gazetesi yalakalığına kaçmadan tabii ki - Erdoğan'ın doğrusunu desteklemekten neden imtina edelim? Adamın hiç mi doğrusu yok?
Evet, doğru. Onbinlerce insan katleden Saddam şubesi Sudan diktatörü Ömer El Beşir için 'Yapmaz kardeşim, ben gittim gördüm' dedi; kendisinin Gazze tepkisi ile yanyana koyulduğunda şekilli dansöz Asena'dan daha kıvırtak figüre kaçan demecini gördük bu Başbakan'ın. Ergenekon'da yargı sürecine düpedüz 'ayar çeken' demeçlerini, TBMM Başkanı'na 'Adamın asabını bozma' zılgıtını, hatta - çoğu insan alkış tuttu - ama benim hala yanlış bulduğum Davos'taki 'Daha da Davos'a gelmem' dellenmesini gördük. Yeni rant kapısı 3. köprüye, 20 yıl önce elinde megafon karşı çıkarken, şimdi yol açmasını izledik. Deniz Feneri'nin üzerine gidilmemesi, ve daha bilumum Türkiye'nin Başbakanı teranelerine karşı yuvarladık terbiyesiz laflarımızı.
İyi de, demokratik açılım hangi aklı başında, at gözlüksüz insanın 'Haşa, sümme haşa! Memleketi bölüyorlar' diye tepki vereceği bir durumdur? Bu ülkede silahtan vızıldayarak çıkan milyonlarca mermi ve koca bir coğrafyada leylak kokusu yerine genizlere çekilen barut kokusu neyi çözdü?
Karşı çıkan güruha soralım. Tamam, açılım maçılım yok, daaalın lan. Tamam. Eee? Neyi çözdük? 2043 yılındayız. Hala TSK ile PKK türevi (VKK, ZKK...) varlıklarla mücadele halinde olmayacak mı? Bitecek mi yani terör?
Ama niyet o kadar net ki. Çarşaf açılımı neyse, bundan da pay çıkarma aynı doğrultuda. Ve tüm analistlerin üzerinde durduğu noktaya yüzde yüz katılıyorum: Bu 'toptan retçi' politika ile hem CHP'nin, hem de MHP'nin oyu önemli ölçüde artar.
Kürtçe duyduğunda deliren adamlar var bu ülkede. Faydacı yaklaşırsan, bulunmaz bir nimet bu açılım mevzusu. CHP de bu nimetten popülizmin ağa babasını yaparak faydalanmayı seçti. Solculukla, sosyal değerlerle, özgürlükle ilgisi dahi olmayan tavrı benimsedi: Aşırı sağ ile at yarışına girdi. Zaten sol parti falan değildi, şimdi iyice 'Ceddin deden, neslin baban' kıvamına geldi.
Bizzat 1989'da Kürt raporu yayınlayan partiden, şimdi kurmay düzeyinde 'Dersim'den dersini çıkaran' demeçler geliyor. Sağ kanattan AKP, siyasi çöküntüye uğrama pahasına etnik milliyetçiliğin karşısına basbayağı solcu bir özgürlük politikasıyla dikiliyor. Ne günlere galdık hancıbaşı. Ver ordan bir kımız...
Sağlam gazeteci abimiz Alper Görmüş, geçenlerde söylemişti bir programda. 'Artık siyasette asla rakibin doğrusu olmayan bir noktaya gelindi. Bu çok ciddi bir açmaz. Halkı da bölen siyasilerin bu tavrı diye'... Aynen öyle. Yatılan mevziye göre 'karşı taraf' bellemek ve o ne yapıyorsa 'ondan gelecek iyilik gelmez olsun'cu olmak.
Aferim, aferim çocuum. Devam edin böyle. Bir b.ku da el birliğiyle çözmeyin zaten.
13 Kasım 2009 Cuma
Eskici'den: Ünlü

Tesadüfen Ünlü'yü buldum dün internette. 90'ların sonunda çıkardıkları albümle hatırladığımız Ünlü'yü. Şanı büyük Ünlü, beni yeniden radyo günlerime taşıdı. 10 yıl önce radyoda neredeyse her programda Ünlü çalanlar (mesela biri Esra Aksu'ydu) aklıma geldi.
Hayat, hızlı ve akıcı. Her yıl onbinlerce mesaj ve yenilikle çevreleniyor insan. Hafızanın kapasitesi de belli, dolayısıyla bir çok 'eskiyen mal' atılıyor derinliklere, köreliyor orada. Hatırlatıcıyla karşılaşınca da bir tuhaf oluyor insan; özellikle de çağrışım yapan bir hatırlatıcıysa.
Ünlü, unutulmaması gereken bir grup. Yeniden şöyle bir dinledim şarkılarını. Klas. Çok başarılı.
9 Kasım 2009 Pazartesi
Yıkılan duvar

9 Kasım 1989, Berlin. Avrupa'yı ortadan ikiye bölen duvarın yerle bir olduğu tarih. Almanya'nın birleşmesinin önündeki en önemli fiziki engel ortadan kalktı ve sonrasında Avrupa'nın entegrasyonu hızlandı.
9 Kasım 2009, Berlin. Aradan 20 yıl geçti. O günlerde duvardan idealist bir Doğu Alman olarak Batı'ya ilerleyen Angela Merkel, şimdi birleşik ülkenin Başbakanı.
Alman gazetelerinde iki üç gündür harika haberler, çok iyi manşetler hazırlanmış, 20 yıl mevzusuyla ilgili olarak. Bild gazetesi, diğer gazetelere iki sayfalık reklam vermiş örneğin; Helmut Kohl, Mikhail Gorbaçov ve George Bush'un el yazısı mesajlarının olduğu bir ilan. 'BILD - Dir Deine Meinung' (size fikir verir) spotuyla çıkmış ve üç liderin bugünkü halleriyle poz verdikleri çok çarpıcı bir fotoğraf.
Die Welt'in pazar günkü kapağı güzeldi. Kasımda bir gün (Ein Tag im November) manşetiyle çıkan gazetenin manşet fotoğrafı, Berlin duvarından kalan bir parçaya çıkmaya çalışan iki turistin resmiydi. Ama Die Tageszeitung'un manşetindeki Paul Langrock fotoğrafı çok daha keyifliydi. Karede, duvarın üzerindeki polis genç bir vatandaşının dostane bir ifadeyle uzattığı Die Tageszeitung'u alıyor.
8 Kasım 2009 Pazar
Mallık teraneleri
Habertürk'te yayınlanan Tarihin Arka Odası'nda ilginç bir konuk vardı. Atatürk'ün amcasının torunu olduğunu yakın zamanda ispat eden Yurdum Söğütlügil isimli bir zat konuk oldu programa. İlgi çekici bir sohbet oldu. Adam bugüne kadar bu konuda sağda solda çok fazla konuyu dillendirmemiş olmasıyla büyük bir övgüyü de hak ediyor ayrıca.
Ama programın her hafta Murat Bardakçı'yı dellendiren 'malak izleyicileri' yine iş başındaydı. 'Atatürk'ü küçük düşürmeye ne hakkınız var?', 'Vay efendim bugüne kadar niye ortaya çıkmamış, böyle ipsiz sapsız adamların ne işi varmış ekranda?', 'Madem amcaoğluymuş, niye Atatürk diyormuş' gibi mallıkta sınır tanımayan izleyici e-postaları okudu Bardakçı. La havle, la havleeee.
Bu insanlar, ülkenin kurucusu Atatürk hakkında tek bir film çekilmeyen ülkede, bir eksiklik gideren ve iyi/kötü bir belgesel çeken Atatürkçülüğünden sual olunmaz Can Dündar'a, filminin ismini hakaret amacıyla 'MUSTAFA' koydu diye dava açan avukatla aynı kapta değerlendirilmeli herhalde.
Bu kafa, gericiliğin/tutuculuğun dik alası değil de nedir?
Ama programın her hafta Murat Bardakçı'yı dellendiren 'malak izleyicileri' yine iş başındaydı. 'Atatürk'ü küçük düşürmeye ne hakkınız var?', 'Vay efendim bugüne kadar niye ortaya çıkmamış, böyle ipsiz sapsız adamların ne işi varmış ekranda?', 'Madem amcaoğluymuş, niye Atatürk diyormuş' gibi mallıkta sınır tanımayan izleyici e-postaları okudu Bardakçı. La havle, la havleeee.
Bu insanlar, ülkenin kurucusu Atatürk hakkında tek bir film çekilmeyen ülkede, bir eksiklik gideren ve iyi/kötü bir belgesel çeken Atatürkçülüğünden sual olunmaz Can Dündar'a, filminin ismini hakaret amacıyla 'MUSTAFA' koydu diye dava açan avukatla aynı kapta değerlendirilmeli herhalde.
Bu kafa, gericiliğin/tutuculuğun dik alası değil de nedir?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)