4 Ekim 2009 Pazar

Maraz mı çıktı?

TV açık, bilgisayarda yazı yazıyorum. 1 Ekim 2009 Perşembe, akşam üzeri.

Köşede yanar döner NTVSpor logosu, sarışın Burcu Esmersoy bültene girdi, sundu, çıkıyor... 'Sevgili seyirciler, biraz sonra sevgili Sine Büyüka EuroVoleybol bülteni ile ekranlarınızda olacak. Polonya'dan son ayrıntıları alacağız. Görüşmek üzere...' dedi.

Kısa bir reklam ve döndük. Ana? Yine Burcu! E, bişe oldu, bırak, yeme bizi şimdi. 'Sevgili Seyirciler, EuroVolley bülteninden merhabalar. Şimdi Irmak Kazuk'a dönüyoruz...' falan diye pası attı.

İyi de, Sine'yi merak ettik. Ayağı mı kaydı, 'Şapkasız çıkmam' mı dedi?

Çalık'ın gizli cevheri

Kadın huyları, beni ifrit eder. Ortalık yerde 'pozitif ayrımcılık' niyetine durduk yerde kadınlara (sırf kadın oldukları için) verilen tavizler de çoğunlukla hoşuma gitmez. Kafasında kırk tilki dönen, sağlıklı düşünemeyen, ne zaman psikopatlaşacağı belli olmayan, alıngan, konuya odaklanma sorunu yaşayan bir cinstir.

Dur bi saniye ama. 'Yine i.neleştin, kadınlara ne saldırıyorsun?' demeyin. Tüm kadınlar böyle demiyorum. Onda altısı böyle. Var mı itiraz eden? Bana iki saatini ayırsın, sokağa çıkıp ispat edeyim kendisine.

Var mı aranızda, çabuk söylesin! Hayır efendim, onda beş ya da onda dört senin dediğin gibi. Onda üç ve altında oran verenlerle zaten tartışmaya girmem. Onlara hep melekler denk gelmiştir...

Bir kadın tanıdım. Sınıf arkadaşım ve meslektaşım. Malatya'da yerel bir TV'de görev yapıyor, ne yazık ki. Yazık, çünkü onun ayarında haberci NTV, CNN Türk, Habertürk de dahil olmak üzere fazla yok etrafta. Zehir gibi basan bir kafa, feci bir karizma, sempati/empati, haberci üçgüdüsü ve ödüllü bir Türkçe (Gazeteciler Cemiyeti Türkçe'yi en iyi kullanan haber sunucusu ödülü var).

Beni çok fazla s.klemiyor artık. Onu çok sevdiğimi bilmesine rağmen, bir hayran daha istemiyor çevresine. Yeterince var zaten diye düşünüyor belki, kim bilir...

Bu insan, Çalık'ın elinin altında. ATV-Sabah, kardeş kanallarının (Ahmet Çalık'ın ilk medya girişimi olan memleketi Malatya'daki yerel televizyonu) haber koordinatörünü yapıyor. Ve kimsenin bu cevherden haberi yok. Bir Defne Sarısoy küfleniyor Malatya platosunda.

Bu satırları okuma ihtimali var diye yazmamazlık edemem. Acayip küfür yiyor olabilirim şu an, ama bir şey daha eklemeliyim. Bazen, genetik kopyalamaya izin çıkması gerektiğini düşünmüyor değilim. Bu arkadaş ve benzeri kadınların dünya nüfusunun binde 0.01'ini (açarsak, yüzbinde bir!) oluşturması, üzülmeme yol açıyor, o kadar.

Bana kurşunlar durumundayım.

Çok iyi iki TV programı

İki tane TV programı gördüm. Bayıldım. Fırsatı olanlar mutlaka izlemeli.

Birincisi, Habertürk'te yayınlanan 3 İnsan, 3 Öykü. Basit bir anı programı gibi duruyor, Soner Yalçın'ın Oradaydım'ını andırabilir. Ama bu programda birbiriyle ilintili 3 İnsan'ın hikayesi çapraz geçişlerle anlatılıyor. Metinleri ve müzik seçimiyle birlikte, dış mekanlardaki çekimleri de çok iyi.

İlk olarak Metin, Ali, Feyyaz'ı izlemiştim. Geçenlerde Tuncel Kurtiz'li bir bölüme denk geldim. Hayko Cepkin'li, Moğollar'ın yer aldığı harika belgeseller. Şunu bilir, şunu söylerim: İnsan hikayeleri, her zaman ama her zaman kurmacaya 30 basar.

Programın yapımcısı Cengiz Özkarabekir'e kocaman bir teşekkür ve tebrikler.

İkinci program, TRT Türk'te yayınlanıyor. Adem'in Seyir defteri. Barcelona'da yaşayan Kaliforniyalı bir dilbilimci Adam Isenberg'in Türkiye'nin dört bir köşesindeki gezilerini izliyoruz bu programda. Kanal 1'deki saçları karman çorman yalak bir abinin kahkaha efekti eşliğinde karılara sırnaştığı program da aynı formata giriyor, bu da. Haksızlıktan başka bir şey değil bu. Guardian ve Hürriyet; ikisi de 'büyük' gazete hesabı.

Adam Isenberg ve Yönetmen Senem Tüzen'in ellerine sağlık. Ayrıntılı bilgi ve yayın saatleri için şu adrese gidiniz: www.ademinseyirdefteri.com

2 Ekim 2009 Cuma

Yağdır mevlam empati

Çekoslovağım ben. Şu Türkiyeli insanların kıl olduğum hastalıklarından biri, medyaya bire bir yansımış; deli etmekte beni. Öteki'nin anasını becermek için yakalanan her fırsatı sonuna kadar kullanıp, işi bayağı p.çliğe kadar götürmek sevap bu ülkede. 'Karşımdaki de insandır' diyen görüldüğünde, alnı öpülesi oluyor; az bulunur leylek türü kabilinden.

İletişim, bu kelimenin karşılığını bireysel ilişkilerinde bile hakkıyla veremeyen adamlarla vücuda geliyor. Alev Alatlı gibi dev yazdığı için bile büyük gazete sayılabilecek 'fikir' neşriyatı Zaman gazetesi, her gün (hatta TV ve web'iyle her saat) alakasız/suyu çıkmış Ergenekon haberleri yaparak sürecin bir aktörü olmaya çalışıyor, 'hocasının' kıta aşırı komutlarıyla. Geçtim tarafsızlığı, haberciliğin en bilindik ahlaki temel ilkelerini dahi zaman zaman feci bir şekilde yaralayıp, manipülasyonun enva-i çeşit örneklerini sunuyor bize. (Örneklerini ilerleyen günlerde yeri gelince işleyeceğiz). Diğer yanda Milliyet (Cumhuriyet iyice manyadığı için örneklemeye gerek yok), aylarca deyneğin diğer ucuna 'b.k sürmekle' meşgul oldu.

'İyi ki Ergenekon'u bulduk, heyyoo' cephesinde Zaman ile birlikte Sabah, Star, Takvim, Yeni Şafak ön safı tutarken, (Taraf'ı ayırdım, nispeten sol tandanslı olduğu için onun heyyoo'su diğerleriyle bir değil) 'Ergenekon Yalanı' pankartını taşıyan Milliyet, kardeşlerini yanına aldı. Berlin Duvarı örülmüş, Bab-ı Ali,'Bab' ve 'Ali' olmuş, ikiye bölünmüş. Ve kamuoyu. Fikirleri. Eylemleri. Bakışları. Gördükleri. Gör(e)medikleri. Ak ve karaları.

Ama gazeteler, insanların yansıması. Onları değiştirmek için, insanlar değişmeli. Değişmeliyiz. İkisi de Ramazan ayında yaşanmış iki örnek vericem. (Önemli hatırlatma: Bu satırlarda sıklıkla gerçek yaşamdaki çevremdeki insanlardan referanslar/alıntılar bulunacaktır. Bu konuda kendilerinin anlayışına sığınıyorum. Çoğunlukla isim kullanmayacağım)

Çok sevdiğim bir çalışma arkadaşım. Radyodan ses geliyor. Bir tanıtım cıngılı. 'Ramazan sevincini falancayla yaşayın' cümlesinden sonra arkadaşım sıkıntıdan patlıyor. 'Ramazan s.kinci. Bu ne abi? Uyuz oluyorum' tepkisini duyuyorum.

Bir başka arkadaşım. Kendisi oruçlu, ben de. İftara gitmemiz yakın. 'Oruç tutmayan birisi yanımda yemek yemesin kardeşim. En nefret ettiğim olaydır' diyor.

Bu iki insan da, geniş birer kültürel çevreye sahip, en az 10 farklı ülkeden insanla tanışmış kişiler. Onlar sıradan bir olaya böyle yaklaşıyorsa, daha çok işimiz var demektir. Cemaat tabii sapıtır!

Şahsen, Fethullah Gülen denilen adamdan hiç hazzetmeyen, hatta bu hazzetmeme derecesi basbayağı nefret seviyesinde olan bir insanım. Ama çevremde kendisinin 'müridi' diyebileceğimiz insanlar var. Bir kere çıkıp da, bu konuda polemiğe girdiğimi hatırlamıyorum. Oysa ki, laf sokup küfürlü bir ortam oluşturmak için pek çok fırsat elime geçti. Ama yapmadım. Herkesin bir inandığı/inanmadığı, sevdiği/sevmediği vardır.

Birlikte yaşama kültürü, boş bir laf değil. Bunun için en önemli katık, Türkiye toplumunun insan hamurundaki içerikte bir çorba kaşığı dahi olmayan 'empati' yeteneğinden geliyor. Bir parça empati yapmak bizi kurtaracak.

21 Eylül 2009 Pazartesi

Çekoslovak'ın medyayla ilişkisi

Bu e-yazıtı (blog) açmakta biraz yavaş mı davrandım? Öyle. Çünkü günlük 7-8 saat internette geçirmeme karşın çoğu zaman yazacağım e-postalara bile vaktimin yetişmediği oluyor. Tek sorun buydu.

Malum bir iki kitap üzerine çalışırken, bir taraftan arşiv oluşturma işindeyim. Bir yandan elimdeki bilgileri/verileri excel dosyalarına giriyorum. Bir yandan da tenisdunyasi.net ile uğraşıldığından herşeye güç yetmiyor. Açıp da atıl kalsın istemediğim için bir türlü başlayamadım. Umarım bu sefer başlayıp yarıda bırakmam.

Pek çok arkadaş, Olimpist'e neden devam etmediğimi sorup, yeniden açmamı istediler. Orayı yeniden açmak istemedim, başka sebepleri var. Bu e-yazıtı biraz da medya üzerine özelleştirmeyi düşünüyorum. Ağırlık gazeteler, televizyonlar, yayınlar, kitaplar, internet, reklamcılık spor ve sinema olacak diye tasarlıyorum.

Kısa (aslında uzun) bir hikaye anlatarak başlayalım istiyorum. Madem medya üzerine yazıcaz, gelin Çekoslovak'ı medya ile ilişkisi üzerinden değerlendirerek işe girelim.

Medyanın ilk haşır neşir olduğumu hatırladığım zamanlarda gözümün önüne TV geliyor. Darbe sonrası çocuğu olduğumuz için (şerefsiz darbe esnasında annem bana 5 aylık hamileymiş) 1980'lerin ilk yarısına dair hiç bir anım yok. Sonrasında bizim evdeki emektar siyah-beyaz TV gözümün önüne geliyor. Mahallenin dördüncü TV'si mi neydi ilk alındığında. Grundig. Bir iki dizi (başta Perihan Abla), bir cumartesi akşamı korkunç bir Jaws izlediğim aklıma geliyor ilk olarak. Bir de atletizm. 1987 Dünya Şampiyonası'nı izlediğimi hatırlıyorum. 6 yaşında! Bravo bana.

Hiç unutmadığım bir anı, ben 4 yaşında iken babamın resmimi gazeteye göndermesiydi. 'Çocuklarımız' mı, öyle bir zımbırtı vardı aile sayfasında. 'Kızımız Tuğçe beş yaşına bastı, herkese teşekkür eder' kabilinden mesajlar ve resimler yayınlanırdı. Yani, ailede gazeteye çıkan ilk eleman ben olmuştum 1985'in soğuk ocak ayında...

O zamanlardan aklımda kalan bir başka medya takibim, Türkiye Çocuk dergileriydi. 'Özalcıların' Türkiye gazetesi okuduğu - ve bu sayede Enver Ören'i milyardere çevirdikleri - dönemde bizim muhafazakar evimize de Türkiye girerdi. Babam eve ansiklopedi almak için abone olmuş 18 ciltlik Rehber Ansiklopedisi'ni aldıktan sonra da sanıyorum 1994'e kadar sürmüştü bu iş.

Türkiye Çocuk dergileri, iki katlı evimizin balkonunda bir fıçının içinde arşivlenirdi, konserve niyetine. Zira annem, akrabanın sayıları toplanmaya kalktığında 7-8'i bulan çocuklarının bizde toplanıp, her tarafı dergi, kağıt/mağıt yapıp gitmesinden bitap düşmüştü. O yüzden bir daha çıkmasın onlar diye balkondaki fıçıya tıkardı hepsini. Sonradan yağan feci yağmurda hepsi ıslanıp gitmişti dergilerin. Bir külliyat yok olmuştu ya, ne yanmıştı abim o zamanlar gözü gibi baktığı dergilerine. Dergiler, aslında onundu. Abim Halil'in. Ama biz onları okuyacak yaşa gelmiştik ki, o garezi olan yağmur eritti tüm dergileri...

Evimizdeki televizyon sanıyorum dördüncü sınıftayken bozuldu. Bir gün karardı, - tüp yanma mevzu vardır ya o zamanlarda, öyle bir şey - bir daha açılmadı. Babam da bir daha yenisini almadı. Uzun bir süre, ben eve küçük TV getirene kadar televizyon yoktu.

İşte tam da bu arada - ki kabaca 10-16 yaşlarım arasına rastlar - iki şey keşfettim. radyonun sıcaklığını ve ansiklopedileri. Radyolar, o ara patlama yapmış ve 1992'de tüm Türkiye'nin çılgınlığı olmuştu. Radyoların altın çağı kabaca 1998'e kadar sürerken, ben de bu en samimi iletişim cihazı ile sıkı bir dost olmuştum. En büyük keyiflerimden biri, gece kulağımda radyo ile uyumaktı. Bir de deli gibi ansiklopedi okuyordum o ara. Tek satır ders çalıştığımı hatırlamam; ama feci bir ansiklopedi takipçisiydim. Bizdeki Rehber'in dışında Meydan Larousse ve AnaBritannica'yı da kütüphaneden aşırıp aşırıp hatmetmişimdir.

Çekoslovak'ın şekillenmesinde Yeni Yüzyıl'ın çok ayrı bir yeri olduğunu belirtmem lazım. Samsun'da mezun okuduğum 5 bin kişilik devasa Merkez İmam Hatip Lisesi'nde dört veya beş kişi vardı en fazla Yeni Yüzyıl'ı alan. Benim mezun olduğum zamanlarda, bu garip lisede (bildiğim kadarıyla adam gibi bir tane bile 'din adamı' yetiştirmemiş, anlatsam hayatta inanmayacağınız bir yerdi) büyük ihtimalle satış raporunda başı çeken gazeteler şunlardı: 'Nurcu abilerinin' alma koşulu koyduğu insanların etkisiyle Zaman, o dönemlerde 'pipi reklamıyla' gündeme oturan Fanatik, muhafazakar diğer neşriyat (Türkiye, Yeni Şafak, Milli Gazete vs.), ve her genç erkeğin 1990'lardaki göz ağrısı Tan'dı. Ana akımdan da en çok alınan Hürriyet'ti. Niyeyse?

Neredeyse her gün okul harçlığımdan artırarak aldığım Yeni Yüzyıl, hala Türk basının gelmiş geçmiş en kaliteli gazetesi olarak gönlümde varlığını korurken, benim entellektüel birikimime de büyük katkı yaptı. Üniversite ilk yıla kadar yaklaşık iki buçuk yıl sürekli olarak okuduğum bu gazetenin kestiğim küpürleri ve önemli haberlerini yıllarca dosyalayıp sakladım.

Lise yıllarımda dergi biriktirme ve ilk gazetecilik deneyimleri başladı. Kendim her gün evde elimle spor dergileri yazıyor, bunun için görselimi geliştirmek, 'rakipler nasıl çalışmış' inceleyeyim diye herhalde, deli gibi dergi alıyordum. Bir sürü dergim vardı. O günlerde anlamıştım, dergi kültürü çok farklı ayrı bir yerdeydi.

Kendi yazdığım dergileri 160 sayı çıkardım. İlk önemli ürünlerim olarak hala kütüphanemde dururlar. Bir kişisel mucize ve kendine çizilen yol pusulası olarak.

Kredili olarak okuduğum liseyi bitirdiğimde 16, bir yıl sonra üniversiteye girdiğimde 17 yaşındaydım. Üniversitede, çok kısa bir tercih listesiyle girdiğim sınavda ilk tercihim Selçuk İletişim'e - sarı-kırmızı renklere gıcığımdan dolayı yazmadığım Galatasaray İletişim'in bir puan üzerinde almıştım - 20 puan fazlayla girdim.

Medyaya ilk adımı, kendi başıma çıkardığım/yazdığım Hedef ve sonrasındaki Olimpist dergileriyle atmıştım ama yaygın kullanımla söylersek, 'geniş kitlelere ulaştığım' ilk paylaşımım Radyo Üniversite ile oldu. Selçuk İletişim'e girdiğimin ilk ayında fakültenin radyosuna başvurdum ve Aralık 1998'de ilk kez kadife sesim 20 KW'lık vericiye çıktı. 3 yıl boyunca haber ve reklam üretimine katkıda bulunduğum Radyo Üniversite 91.5 FM, bana yeni kapılar açarken, okulu pek sallamadım. Olimpist'in radyo versiyonu ve Dj-X (Kahramanım Malcolm X'ten esinlenme büyük olasılık!) isimli bir müzik programı sonrasında okulu da uzatmanın etkisiyle 2002'de İstanbul günleri başladı.

İstanbul günleri Eurosport ile başladı. Eurosport'tan sonra internet medyasından, gazetelere, dergilerden, yayıncılık ve reklamcılığa kadar pek çok kurum, iş ve ortaklığa katkıda bulunduktan sonra yeniden başladığım yere döndüm. Pekin'deki muhteşem olimpiyatlar ile yeniden geldiğim Eurosport'taki görevim ile birlikte, 3 yıldır yayın yönetmenliğini üstlendiğim Tenis Dünyası dergisindeki işim ve 120 programı aşan bir tenis programı ile şimdilik medyaya katkıda bulunmayı sürdürüyorum.

13 yaşında bu yola girerken iki hedefim vardı: Aydın Doğan medyasına hizmet vermemek ve - kendi özel alanıma yönelik - pislik futbol işlerinden uzak durmak. İkisini de şimdiye kadar büyük oranda gerçekleştirdiğimi düşünüyorum.

Mesleki deneyimi (başlangıcı haber üretiminden alırsak) 12 yıla ulaşan bir çalışan olarak daha öğrenilecekler grafiğinde yüzde 10'luk birimini ancak boyadığımı düşünüyorum. Ama bildiklerimi/düşüncelerimi paylaşmak, bilmediklerimi ortaya koymak, harici bir hafıza/anı defteri/kişiselleştirilmiş olan-biten kitapçığı oluşturmak, arkadaşlarımla iletişimimi daha sağlıklı gerçekleştirmek için 'Çekoslovak' yayına başlamıştır.

Buyrunuz.

Çekoslovak'ın manifestosu

Omza atılan bir el ve sonrasında gelen 'Çekoslovak nedir? Niye Moğol değil mesela? Türklüğünü mü hakir görüyorsun adi?' şeklinde uzun uzadıya soruları cevaplayarak başlayalım. Bir daha bu konuya dönmemek üzere.

Çekoslovak'ı seçtim. Çünkü;

1. Seksenli yılları çağrıştıran en güzel kelimelerden biri olduğu için. 81 doğumlu birisi olarak 1981-90 arası dönem, - sıklıkla da bu günlüğün konusu olacaktır ileride - benim için çok keyifli ve hatırladıkça içimin burkulduğu günler demek. Çekoslovakya, taa ki dağılana kadar harika isimli bir ülke olarak hep o günlerden kalan bir vurgu dillerde. (Gerçi Ahmet Çakar, hala Baros'tan falan bahsederken Çekoslovak oyuncu falan diyor ama...) Artık Çekoslovak yok. Çek ve Slovak var. Yine de Çekoslovak gönüllerde hep olacak.

2. Barışçı olduğu için. Çekoslovakya, dünyanın kavga etmeden bölünen ender ülkelerinden biri (belki de tek).

3. Güçlü Orta Avrupa egemenleri arasında nispeten küçük bir topluluk olup 1000 yıl ayakta kalmayı başarması ve sonunda bağımsızlık elde etmesiyle yarattığı etkiden dolayı.

4. Franz Kafka'sı, Milan Kundera'sı, Vaclav Havel'i olduğu için.

5. Muhteşem kadınlarıyla biz dünyalılara mest ettikleri için.

6. Senfonik olduğu için. Ne yani Çinli mi olsaydık? ÇİNLİ. Hiçbir esprisi yok. Rus. Arap. Norveçli. Sıfır etkisiz eleman gibi.

Oldu. bitti.