6 Aralık 2009 Pazar

Sporda inovasyon


Geride bırakmaya hazırlandığımız 2009'un spor pazarlama alanındaki en önemli kahramanı, ağustos ayında Berlin'deki Dünya Atletizm Şampiyonası'nın maskotu Berlino idi kuşkusuz. Bir mite dönüşen Berlino, şampiyonanın yıldızı Usain Bolt'u da etkilemiş ve tişörtündeki mesaja da konu olmuştu, hatırlanacağı üzere...

Bununla birlikte iki muhteşem icattan bahsetmek istiyorum size. Sporu pazarlamak için yalnızca kural değişiklikleri, sansasyonlar ya da yıldız isimler kullanılmıyor. Artık mekanlar da ön plana çıkmaya başladı. Gerçi bu işe çok para akıtan sponsorların etkisi biraz işin rengini kaçırsa da, ortaya çıkan iş, kalite açısından genelde iyi oluyor, bunu kabul edelim.

İlk örneği geçen hafta ATP Dünya Turu finallerinde görmüştük. Sezonun en iyi 8 tenisçisini bir araya getiren organizasyon, 17 bin kişilik salonda bu kez tam bir görsel şova dönüştü. Mavinin tonlarının kullanıldığı bir bilgisayar oyunu gibi tasarlanan turnuva, ışık oyunları ve grafiklerle tam anlamıyla bir görsel şova dönüştü. Bunun sonucunda da son yılların en çok ilgi gören tenis organizasyonlarından biri ortaya çıktı.

Bir diğerine Prof. Dr. Uğur Erdener'in başkanı olduğu FITA (Uluslararası Okçuluk Federasyonu) imza attı geçtiğimiz aylarda. Eylül ayında yapılan Dünya Kupası'nın son ayağı Kopenhag'ın kent merkezindeki ünlü Nyhavn Kanalı'nda düzenlendi. Klasik yeşil arazi okçuluğunun dışındaki bu uygulama ile hem yerel halkın ilgisi arttı ve eşsiz bir tanıtım fırsatı doğdu, hem - çoğu türk şirketleri olan - sponsorlar bayram etti, hem de sporcular için harika bir deneyim oldu. Öyle sanıyorum ki resimler, demek istediklerimi çok iyi anlatıyor.

Bazen, işleri rutinden çıkarmak monotonluğu giderir. Yeter ki iş su üstünde basketbol oynatmaya falan gitmesin, sporseverler olarak bu gibi yeniliklere her zaman açığız. Tebrik ederiz.

1 Aralık 2009 Salı

Bir ustayı hatırlamak

'Neymiş' isimli köşesini tam 52 yıl yazan Cumhuriyet'in eski spor müdürü duayen Abdülkadir Yücelman'ın vefat ettiği bugünde, bir başka duayen ile ilgili çok güzel bir kaynak buldum. Yaklaşık iki yıl önce aramızdan ayrılan Cüneyt E. Koryürek hakkında yapılmış çok kapsamlı bir web sitesi. İlgilenenlerin hayli hoşuna gideceğini düşündüğüm bu siteye bakmanızı tavsiye ederim. Hazırlayanların eline sağlık...

www.cuneytkoryurek.com

28 Kasım 2009 Cumartesi

Tek sayfa analiz

Dünyanın en etkili dergilerinden The Economist, bu hafta Barack Obama'yı 'Sessiz Amerikalı' olarak kapağa taşımış. Derginin kapak konusu, 11'inci sayfasındaki tek sayfalık inceleme yazısıyla karşılığını bulurken, büyük beklentilerle göreve gelen Amerikan Başkanı'nın geride kalan görev süresinde dış politikada elini masaya vuramaması üzerine bir 'uyarı' yazısı yazılmış.

Önceki dönemde George W.Bush'un olur olmaz herşeye müdahalesiyle hareket kazanan Amerikan etkinliğini sakinliğe ihtiyacı olduğu vurgulanan yazıda, söz konusu 'sakinliğin' böyle bir duruma tekabül etmediği belirtiliyor.

Editoryal yazı, bir görev hatırlatması ve uyarıyla bitiyor:

Obama'nın İran'ı nükleer programını müzakere için sene sonuna kadar baskı yapması, Rusya ile nükleer bağlantıyı kesmesi, Filistinliler ve Netanyahu'yu görüşmeye ikna etmesi, Karzai ve Pakistan'a Afganistan'ın yönetim istikrarına kavuşabileceğinin gösterilmesi gerekiyor. Kısa vadede bunlar olmazsa, Obama boş işler peşinde koşan ve zayıf politika sahibi olarak damgalanacak. Ve şu unutulmaz demecini de kendi kendine tehlikeye sokacak: Kurallar bağlayıcı olmalı. Şiddet cezalandırılmalı. Ve kelimeler yeni şeyler anlatmalı.

26 Kasım 2009 Perşembe

Haydiiiii


Almanlar coşmuş. Ülkenin en çok satan gazetesi Bild'in Genel Yayın Yönetmeni Kai Diekmann ile dalga geçmek için ezeli rakipleri haline gelen Tageszeitung Gazetesi, 6 katlı binasına özel bir heykel yaptırdı. Heykelde, Diekmann'ın 6 metrelik penisinin ucuna bir de kobra ekleyen Tageszeitung yönetimi, ayrıca Bild'in asparagaslarından da bir kaç seçme yapıp binayı grafiti duvarına çevirdi.

Yoldan gelip geçenin 100 metreden bile rahatlıkla dikkatini çekeceği şekilde tasarlanan bu yeni aksesuara, Bild yayın yönetmeni Diekmann, 'Henüz son sözümüzü söylemedik' diye cevap vermiş. Buna nasıl bir söz söylenecek, açıkçası merak ediyoruz. Bizde de Hıncal'ın bıngılını sallandırmasınlar bi yerlerden aşağıya!

Haberin ayrıntıları, enteresan haberler sitesi habercrombie.com'da.

Fotoğrafa bak, ölüver...



Emmanuel Coupe
deklanşöre basmış cennette, huriler yanında gezinirken. Sonra dünyaya inmiş faniler için; cennet katalogu kartpostalı basmış...

Bu inanılmaz manzara, İskoçya'nın kuzeyinde Skye Adası'nda çekildi. 'Yılın En İyi Yeryüzü Fotoğrafları' yarışmasında birinci sırada yer alan bu çalışma, Fransız fotoğrafçı Emmanuel Coupe'ye 10 bin pound ödül kazandırmış.

Coupe, eğitimini Yunanistan'da almış bir fotoğraf sanatçısı. Paris ve Atina'da yaşıyor. İşi manzara fotoğrafları çekmek ve bugüne kadar pek çok ünlü katalog ile takvim çekimini gerçekleştirmiş.

Kataloglarını incelemenizi tavsiye ederim. Yalnız parmaklarınıza dikkat. Isırmayın.

COUPE KATALOG

Katsayı sorunu

Meslek liselerinin üniversiteye girişteki katsayı uygulamasının kaldırılması, emekliliğinde dahi kendisini yüce Türkiye Cumhuriyeti'nin bekasına adayan büyük hukuk adamı Sabih Kanadoğlu'nun yol göstermesiyle Danıştay tarafından durduruldu.

1997'de bir darbe ürünü olarak literatüre giren katsayı uygulaması, İHL'lerin genişlemesini engellemek için tüm meslek liselerini bir kazana tıkarak altına odunu basmıştı. Uygulamanın sona ermesi olumlu bir gelişme olsa da, bu iki kutuplu ortamda çok ileri gitmeyeceği açıktı. Netekim Sabih Baba 'Olmaz' dedi, birileri de 'Emredersiniz üstad' deyip uygulamayı durdurdu. Tam da 1997'de İHL'den mezun olmuş biri olarak, bu yasak kapsamına girmekten günler farkıyla kurtulmuştum zamanında. Ama ardımdan aynı okuldan kimse İlahiyat dışında bir bölüme gidemedi büyük ihtimalle.

Benim bu konuya bakışım biraz farklı. Katsayı uygulaması tabii ki kategori itibariyle bir engel/yasak/zorlama olduğu için kalkmalı. Ortada bir sınav var ve buraya birilerinin dezavantajlı başlatmak, en basit anlamıyla bir eşitlik ihlali. Ayrıca, uygulamayı savunanların (mesela bugün Nur serter pek bir sevindirik olmuş şekilde konuyu mikrofonlara değerlendiriyordu) açıkça dillendirmediği, 'ne münasebet efendim?' deyip geçiştirdiği, ama çok bariz bir şekilde İHL'leri cezalandırmak için alınan bu karar, Turizm'deki ya da Endüstri Meslek'teki öğrencilere de kesik atıyor.

Bir taraftan da hep şunu savundum. 'Oğlum/kızım dindar yetişsin, ama doktor olsun' mantığıyla bir sürü insanın çocuğunu İHL'ye gönderip bu okulların bir meslek lisesi olmaktan çıkmasının önüne geçilmeli. Bu şekilde anti-demokratik bir uygulamayla değil tabii. Şu anda ülkede ihtiyaç fazlası İHL'nin varlığı, kim ne derse desin bence çok ihtiyacımız olan (Cumaya gidipte hutbelerde imamların zaman zaman neler saçmaladıklarını dinleyenleriniz varsa ne demek istediğimi anlarlar) nitelikli din adamı yetişmesinin önünde ciddi engel olduğu gibi, bu okullarda verilen eğitim kalitesinin bayağılaşmasına yol açıyor.

Bu dengeyi sağlamanın en iyi yolu, siyasi nedenlerle açılan fazla İHL'leri kapatmak. Örneğin, Samsun'da benim okuduğum Merkez İHL'de Anadolu Lisesi de içinde olmak üzere 5000'i aşkın öğrenci varken, Çarşamba, Terme ve Bafra gibi üç ilçede de İHL bulunuyordu. Anlayın fazlalığı.

Çözüm, belli başlı merkezlerde akademik açıdan da iyileştirilecek merkez okulların kalması, diğerlerinin kapatılmasından yana bence. Ayrıca 'imam olamayacakları' çok açık olan kız çocuklarının da bu okullara verilmesi, apayrı bir açmaz. (Bu arada aynı Danıştay'ın 1976'da daha önce erkek lisesi olan bu okullara kız çocuklarının gitmesinin yolunu açtığını ekleyeyim.)

Sorun, pek çok konuyla ilintili tabii. Zorunlu din dersleri, laik sistemde devletin din eğitimi verip veremeyeceği, Kuran kursları, Anadolu'daki tutucu insanların okula göndermedikleri kız çocuklarını okutmaları için sebep yaratmak gibi. Ama bu apayrı bir analiz konusu.

Benim YÖK'üm, senin YÖK'ün

Size şimdi gazetelerin ne kadar tarafgir davrandığına dair net bir örnek aktaracağım. Nasıl Ergenekon haberlerinde olaylar sündürülerek veriliyorsa, kendi doğrularının da zaman içinde değiştiğine bir örnek bu.

1980'lerden bu yana, siyasi yelpazenin her köşesi için belki de tek ortak düşman: YÖK. Sağcısı da, solcusu da darbe kalıntısı YÖK'ün eğitim bağımsızlığının önünde önemli bir engel olduğu konusunda birleşir. Galiba 'birleşirdi' demek gerekecek bundan böyle. Zira, tıpkı zamanında başörtüsü yasağını koyduğunda Kemal Gürüz ve Alemdaroğlu'na arka çıkan yayınlar yapan Cumhuriyet gibi, şimdi de haksız atamalar konusunda bakıyoruz muhafazakar gazetelerde çıt yok.

Söz konusu haber, pazartesi akşamüstü ajanstaydı. Zaman'ın web sitesinde son dakika menüsünde olduğu şekliyle iki cümlelik hali şöyle:

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Anadolu Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Davut Aydın'ı atadı. Cumhurbaşkanlığı Basın Merkezinden yapılan yazılı açıklamada, Gül'ün, Anadolu Üniversitesi Rektörlüğüne, Anayasanın 130'uncu ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 13'üncü maddeleri uyarınca, Yükseköğretim Kurulunun önerdiği adaylar arasından Prof. Dr. Davut Aydın'ı atadığı bildirildi.

Haberi bu şekilde vermek, en hafif tabiriyle 'tarafgirlik'. Neyi, kimden, ne için saklamaya çalışıyorsunuz?

Eleştirilerin odağı, YÖK'ün daha önce kendi başkanı, hatta Cumhurbaşkanı Gül tarafından da eleştirilen, liste uygulaması. Rektörlük seçimlerindeki sonuçların YÖK tarafından Cumhurbaşkanına kendi sıralamasıyla sunma keyfiyeti ve Cumhurbaşkanı'nın kafasına göre seçim yapabilme özgürlüğü çok ciddi marazlara gebe. Bu yüzden 'yasakçı zihniyet lideri' eski Akdeniz Üniversitesi Rektörü Mustafa Apaydın, Gül tarafından en çok oyu almasına karşın geri çevrilmişti. Adam, seçimde Belediye Başkanı adayı oldu Antalya'da, koydu yüzde 45 oyu.

Anadolu Üniversitesi'ndeki durum şu: 26 Ekim'de yapılan rektörlük seçiminde mevcut rektör Fevzi Sürmeli 334, Hasan Mandal 295, Davut Aydın 96, Ahmet Tuncan 28 oy aldı. YÖK, listenin başına seçimde üçüncü sırada bulunan Aydın'ı koydu. Cumhurbaşkanı da bu ismi atadı.

Prof. Sürmeli, üç katı fazla oy almasına karşın gerekçesiz bir şekilde atanmaması demokratik açıdan bir sorun. Zaman (ki 860 bin tirajıyla gazete satış raporunun birinci sırasında görünüyor) konuyu hiç irdelenmemesi, hatta yok sayılmasına ne denmeli? Salı ve Çarşamba günkü nüshalarında tek bir satır yok. Sadece web sitesindeki son dakika notuyla geçiştirilmiş. Hiç suya sabuna dokunmadan.

Bu fersah fersah siyasete batmış, yaşlı Kanadoğlu güdümündeki hukuk sistemine rağmen YÖK - pek mümkün görünmüyor ya - başörtülü kızlara hak ettikleri üniversite yolunu açsa, Türkiye'nin kutsal kurumları arasında mı ilan edilecek? Zaman gazetesinin, bu durumda YÖK'ü anında 'cennetten çıkma' ilan edip alnından öpeceği çok açık.

Bu konuda son söz: YÖK, çağdaş eğitimin önünde bir engeldir. Derhal dağıtılmalı. Bizim YÖK, sizin YÖK olmaz. Hayatta olmaz.

17 Kasım 2009 Salı

Hızır Yıldırım

Büyük Türkçe üstadı (e-yazıt dilinde böyle kullanınca sanki dalga geçer gibi oluyor, kelimeleri de sündürdük argoyla yarabbim. Hayır bu kez bire bir anlamıyla kullanıyorum büyüklüğü!) Yıldırım Türker, sirkatin söyleyen Onur Öymen'i yazmış Radikal'deki köşesinde. Hiç bilgim olmadığı konu, bu kısa yazıyla bile tüylerimi ürpertmeye yetti. Özellikle de Seyit Rıza'nın yaşının 57'ye düşürülmesi ayrıntısı...

Yıldırım Türker'den muhteşem bir yazı daha. Ağlatır. Üstada saygılarımızı sunarız. Ellerin dert görmesin.

Bu arada, nasıl bir yalan içinde yaşıyoruz. Bugün şöyle bir etrafıma sordum. Kimsenin doğru düzgün bilgisi yok konuda. Resmi tarihin arkasında neler var üzeri yaprak olmuş, kimbilir...

15 Kasım 2009 Pazar

Yanlış adam doğru yaparsa

Türkiye'nin kangren sorunlarından birisi üzerine atılan adımlarla çalkalanıyor ülke son günlerde. Kürt meselesi üzerine AKP hükümetinin attığı adım - saçma sapan mevzularda kutuplaşma konusunda eline sıcak su dökülemeyecek ülkede aksini beklemiyorduk zaten - yine iki kutuplu evren yarattı. İllet olduğum fersah-milliyetçi cephe ile 'sayın' Bahçeli'nin elinden ekmeğini kapmak için yarışa giren, ha gayret aynı cepheye nefer olan, solculukla pamuk ipliği bağını 'hars' diye eliyle bir çırpıda parçalayan Deniz Beyler, muhteşem bir seçim malzemesi yakalamanın ağız sululuğunda 'Kartal gol gol gol!' politikası güdüyorlar yandaş mevzilerde.

Diğer yanda - Star gazetesi yalakalığına kaçmadan tabii ki - Erdoğan'ın doğrusunu desteklemekten neden imtina edelim? Adamın hiç mi doğrusu yok?

Evet, doğru. Onbinlerce insan katleden Saddam şubesi Sudan diktatörü Ömer El Beşir için 'Yapmaz kardeşim, ben gittim gördüm' dedi; kendisinin Gazze tepkisi ile yanyana koyulduğunda şekilli dansöz Asena'dan daha kıvırtak figüre kaçan demecini gördük bu Başbakan'ın. Ergenekon'da yargı sürecine düpedüz 'ayar çeken' demeçlerini, TBMM Başkanı'na 'Adamın asabını bozma' zılgıtını, hatta - çoğu insan alkış tuttu - ama benim hala yanlış bulduğum Davos'taki 'Daha da Davos'a gelmem' dellenmesini gördük. Yeni rant kapısı 3. köprüye, 20 yıl önce elinde megafon karşı çıkarken, şimdi yol açmasını izledik. Deniz Feneri'nin üzerine gidilmemesi, ve daha bilumum Türkiye'nin Başbakanı teranelerine karşı yuvarladık terbiyesiz laflarımızı.

İyi de, demokratik açılım hangi aklı başında, at gözlüksüz insanın 'Haşa, sümme haşa! Memleketi bölüyorlar' diye tepki vereceği bir durumdur? Bu ülkede silahtan vızıldayarak çıkan milyonlarca mermi ve koca bir coğrafyada leylak kokusu yerine genizlere çekilen barut kokusu neyi çözdü?

Karşı çıkan güruha soralım. Tamam, açılım maçılım yok, daaalın lan. Tamam. Eee? Neyi çözdük? 2043 yılındayız. Hala TSK ile PKK türevi (VKK, ZKK...) varlıklarla mücadele halinde olmayacak mı? Bitecek mi yani terör?

Ama niyet o kadar net ki. Çarşaf açılımı neyse, bundan da pay çıkarma aynı doğrultuda. Ve tüm analistlerin üzerinde durduğu noktaya yüzde yüz katılıyorum: Bu 'toptan retçi' politika ile hem CHP'nin, hem de MHP'nin oyu önemli ölçüde artar.

Kürtçe duyduğunda deliren adamlar var bu ülkede. Faydacı yaklaşırsan, bulunmaz bir nimet bu açılım mevzusu. CHP de bu nimetten popülizmin ağa babasını yaparak faydalanmayı seçti. Solculukla, sosyal değerlerle, özgürlükle ilgisi dahi olmayan tavrı benimsedi: Aşırı sağ ile at yarışına girdi. Zaten sol parti falan değildi, şimdi iyice 'Ceddin deden, neslin baban' kıvamına geldi.

Bizzat 1989'da Kürt raporu yayınlayan partiden, şimdi kurmay düzeyinde 'Dersim'den dersini çıkaran' demeçler geliyor. Sağ kanattan AKP, siyasi çöküntüye uğrama pahasına etnik milliyetçiliğin karşısına basbayağı solcu bir özgürlük politikasıyla dikiliyor. Ne günlere galdık hancıbaşı. Ver ordan bir kımız...

Sağlam gazeteci abimiz Alper Görmüş, geçenlerde söylemişti bir programda. 'Artık siyasette asla rakibin doğrusu olmayan bir noktaya gelindi. Bu çok ciddi bir açmaz. Halkı da bölen siyasilerin bu tavrı diye'... Aynen öyle. Yatılan mevziye göre 'karşı taraf' bellemek ve o ne yapıyorsa 'ondan gelecek iyilik gelmez olsun'cu olmak.

Aferim, aferim çocuum. Devam edin böyle. Bir b.ku da el birliğiyle çözmeyin zaten.

13 Kasım 2009 Cuma

Eskici'den: Ünlü


Tesadüfen Ünlü'yü buldum dün internette. 90'ların sonunda çıkardıkları albümle hatırladığımız Ünlü'yü. Şanı büyük Ünlü, beni yeniden radyo günlerime taşıdı. 10 yıl önce radyoda neredeyse her programda Ünlü çalanlar (mesela biri Esra Aksu'ydu) aklıma geldi.

Hayat, hızlı ve akıcı. Her yıl onbinlerce mesaj ve yenilikle çevreleniyor insan. Hafızanın kapasitesi de belli, dolayısıyla bir çok 'eskiyen mal' atılıyor derinliklere, köreliyor orada. Hatırlatıcıyla karşılaşınca da bir tuhaf oluyor insan; özellikle de çağrışım yapan bir hatırlatıcıysa.

Ünlü, unutulmaması gereken bir grup. Yeniden şöyle bir dinledim şarkılarını. Klas. Çok başarılı.

9 Kasım 2009 Pazartesi

Yıkılan duvar


9 Kasım 1989, Berlin. Avrupa'yı ortadan ikiye bölen duvarın yerle bir olduğu tarih. Almanya'nın birleşmesinin önündeki en önemli fiziki engel ortadan kalktı ve sonrasında Avrupa'nın entegrasyonu hızlandı.

9 Kasım 2009, Berlin. Aradan 20 yıl geçti. O günlerde duvardan idealist bir Doğu Alman olarak Batı'ya ilerleyen Angela Merkel, şimdi birleşik ülkenin Başbakanı.

Alman gazetelerinde iki üç gündür harika haberler, çok iyi manşetler hazırlanmış, 20 yıl mevzusuyla ilgili olarak. Bild gazetesi, diğer gazetelere iki sayfalık reklam vermiş örneğin; Helmut Kohl, Mikhail Gorbaçov ve George Bush'un el yazısı mesajlarının olduğu bir ilan. 'BILD - Dir Deine Meinung' (size fikir verir) spotuyla çıkmış ve üç liderin bugünkü halleriyle poz verdikleri çok çarpıcı bir fotoğraf.

Die Welt'in pazar günkü kapağı güzeldi. Kasımda bir gün (Ein Tag im November) manşetiyle çıkan gazetenin manşet fotoğrafı, Berlin duvarından kalan bir parçaya çıkmaya çalışan iki turistin resmiydi. Ama Die Tageszeitung'un manşetindeki Paul Langrock fotoğrafı çok daha keyifliydi. Karede, duvarın üzerindeki polis genç bir vatandaşının dostane bir ifadeyle uzattığı Die Tageszeitung'u alıyor.

8 Kasım 2009 Pazar

Mallık teraneleri

Habertürk'te yayınlanan Tarihin Arka Odası'nda ilginç bir konuk vardı. Atatürk'ün amcasının torunu olduğunu yakın zamanda ispat eden Yurdum Söğütlügil isimli bir zat konuk oldu programa. İlgi çekici bir sohbet oldu. Adam bugüne kadar bu konuda sağda solda çok fazla konuyu dillendirmemiş olmasıyla büyük bir övgüyü de hak ediyor ayrıca.

Ama programın her hafta Murat Bardakçı'yı dellendiren 'malak izleyicileri' yine iş başındaydı. 'Atatürk'ü küçük düşürmeye ne hakkınız var?', 'Vay efendim bugüne kadar niye ortaya çıkmamış, böyle ipsiz sapsız adamların ne işi varmış ekranda?', 'Madem amcaoğluymuş, niye Atatürk diyormuş' gibi mallıkta sınır tanımayan izleyici e-postaları okudu Bardakçı. La havle, la havleeee.

Bu insanlar, ülkenin kurucusu Atatürk hakkında tek bir film çekilmeyen ülkede, bir eksiklik gideren ve iyi/kötü bir belgesel çeken Atatürkçülüğünden sual olunmaz Can Dündar'a, filminin ismini hakaret amacıyla 'MUSTAFA' koydu diye dava açan avukatla aynı kapta değerlendirilmeli herhalde.

Bu kafa, gericiliğin/tutuculuğun dik alası değil de nedir?

31 Ekim 2009 Cumartesi

Unutulan ucuz numaralar

1990'ların başı. Deli gibi ansiklopedi kaynıyor ortalık. Herkes bir ansiklopedi veriyor. Gazeteler arasında 'Aslını biz veriyoruz, yalan demeyin i.neleeer!' türünden birbirine sataşmalar gırla gidiyor. Ama ne savaş! O zamanlar sıklıkla başvurulan numaralardan biri. Gülümsetsin bizi.

Rıdvan, Okan, Recep (dahiyane mantık, üç büyükten birer oyuncu. Yoksam diğeri alınır) ... Ellerinde Sabah ile poz vermişler. Ve de ne demişler tahmin edin: Bu kadar mükemmel bir eseri ancak Sabah verir.

Recep, elinde makas kupon kesmeye başlamış. Süper günlerdi, süper.

Voleybol haberinin değişimi

Voleybol, eskiden beri gazetelerin sayfalarında çokça yer bulan bir dal. Futbol ve basketbol sonrasında rahatlıkla üçüncü sırada olduğu söyleyebiliriz. Şimdi de nispeten - özellikle bayanlar ligi - sıklıkla sayfalarda yer alıyor. Ama bu 'hakkıyla yapılıyor' anlamına gelmiyor tabii. Eskiden basbayağı maç raporu yazılan voleybolda, şimdi artık çoğunlukla 'kutu', bazen AA'dan gelen yıldız tabloyla 'daya gitsin' mantığı işliyor.

Geçenlerde Habertürk'te voleybol maçlarında smaç, servis hatası, blok gibi fazladan istatistiklerini görmüştüm. Murat Ağca'ya sorduğumda kendisinin voleybol federasyonuna istatistik birimi oluşturduğu için böyle yayınladığını söylemişti. Bireysel bir istek yani. Federasyon ne kadar önemsiyor, onu bilemeyeceğim.

Eskilerde gezerken aldığım iki kupürü koyayım buraya da görün. 'Salonda da Gerginlik' başlıklı olanı, 1988'in şubat ayında şampiyonluk için çekişen Sönmez Filament ve Galatasaray maçı haberi. Tercüman'dan Altuğ Gürer'in haberi, yaklaşık 2000 vuruşluj ayrıntılı bir analiz barındırdığı gibi, şimdilerle hiç uygulanmayan set gelişimi verilmiş. Oysa ki, meraklı okur için ne güzel bir ayrıntıdır.


'Eczacı, Sönmez Filament'i eritti' başlıklı haber de, 1986'nın Aralık ayından. Yine Tercüman gazetesi. Bu kez basketbol istatistiği gibi tablo yapılmış. Muhteşem bir işçilik.


Şimdi, istatatistikler resmi olarak tutuluyor ve isteyen web sitesinden de alabiliyor. Ama gazetelerin editörlerindeki/yayın yönetimlerindeki zihniyet, 1980'lerin de gerisinde olduğu için set skorlarını verdikleri kısa metinle geçiştiriyorlar. Bırakalım lig maçlarını, Arkas'ın Avrupa Kupası finalinde dahi..

Kırık not

Samsunspor'un taraftar grubundan aldığım bir karne örneği. Arkadaşın eğitim yılı değerlendirmesini yapan sınıf öğretmeninin artık burnundan gelmiş...

'Zayıf olan derslerine en az Samsunspor'a verdiğin kadar önem verirsen, seni iyi bir Anadolu Lisesi'nde görebiliriz.'

Bingo!

İki saat sonra başlayacak olan yayınıma yetişmek için Sarıyer-Beşiktaş arası çalışan sarı levhalı minibüsteyim. Akşam trafiği araya girmesin diye 16.20 gibi çıkmıştım evden.

Saat 16.45 civarı. Ön koltuk boşalınca gençten bir kızcağızın yanına oturdum. Kendisi telaşlı. 'Hufff. Geç kaldım işte. Fff.' deyip duruyor. Elimde bir kitap var. Yolda malak gibi sağa sola bakmayı sevmediğim - ve de yolum değerli bir 45 dakikamı aldığı - için genelde okuyacak bir şeyler alırım yanıma, öyle çıkarım.

Çok ilginç bir sahne yaşandı o an minibüste; bir film senaryosuna zekice yedirilecek 'hin' bir fikriyat gibiydi. Paylaşmak istedim.

Okuduğum mükemmel cümleleri kolay bulma adına çizdiğim kitabımda gördüğüm cümleyi çizmek için çantaya elimi attığım anda, gençten kızcağız da çantasını arakladı. Ben turkuaz renkli iz bırakan keçeliyle şu cümleyi çizerken, arkadaş da eş zamanlı olarak bir çırpıda çıkardığı ayna ve rujuyla burnunun altının kırmızıyla üzerinden geçmekteydi:

'Türkiye toplumundaki, 'yabancı'ya karşı oluşmuş kendiğinden engel ve tavır budur: önce dışlama ve garipseme, tanıma gereğini duymama. Bu tavır, kendiliğinden veya manipülasyonla (şimdi olduğu gibi) düşmanlığa dönüştürülebilir.'

Cümlenin içinde geçtiği 'Ahmet Mithat'tan Tevfik Fikret'e' yazısındaki edebiyat bahsinden ve bu arkadaşın hal-i pür melalinden bağımsız olarak, aynı anda çizilen büyük yazar Murat Belge'nin cümlesi ve bir dudak. Bir Coen Biraderler sahnesi gibi eleştirel, ironik ve komikti.

Bir an, aklıma yaptığım 40'lı liste gelmedi değil tabi. Yine de tanımadığım birinin günahını almayayım. :) Durduk yerde cinsiyetçiliğin lüzumu yok.

27 Ekim 2009 Salı

Newsweek: En iyiler, en kötüler

Newsweek geçen hafta bir yaşını doldurdu. İyi de oldu. Yıl boyunca harika işler gördük kendilerinden, tebrikler ettik bizatihi. Aklıma geldi, indirdim rafımdaki Newsweek'leri, baktım 52'nin 49'u var ben de... En iyi ve en kötü kapakları seçtim. İş çıkardım kendi kendime. E-yazıtımım seçkin takipçileri eğlensin diye. En iyi kapaklar şöyle kiii:



Sayı 21 - İslami Burjuvazi olur mu? Zenginleştikçe laikleşiyorlar Serhat Gürpınar'ın kapak illüstrasyonu haftalarca övgü aldı.

Sayı 8 - 700 Euro Kuşağı: Eğitimli genç işsizler dünyayı sarsmaya Atina'dan başladı Yunanistan'daki işsizlik isyanı üzerine ufuk açan süper bir araştırma.

Sayı 33 - Yazıyoor, Basındaki dönüşümü yazıyor - Gazetelerdeki kutuplaşmanın 9 yıllık aritmetiği
Naçizane bu insanın da ilgilendiği konu, kapak olmuş. Ve muhteşem olmuş.

Sayı 6 - CHP hamlesinin perde arkası Yerel seçim öncesi çok tartışılan çarşaf açılımıyla ilgili derin araştırma, provokatif kapak

Sayı 27 - Kürt Hamas'ı mı? - Güneydoğu'da Hizbullah, Gülen ve DTP ile karşı karşıya Çok enteresan bir perspektif, sade ama sağlam kapak resmiyle sunulmuş.

Sayı 25 - Bu adamlar nereye bakıyor? Seçim sonrası, seçimin çok konuşulan 4 siyasetçisini 'siyasete yeni yön verecek liderler' analiziyle sunan başarılı analizin kapağı.

Yeri gelmişken, en kötü kapakları da seçelim.


Sayı 28 - Salgın kapıda
İyi güzel de, ilgi çekelim diye tiksinç bir kapak yapmak gerekmezdi.

Sayı 17 - Yaza Karantina mı? - Ekonomik kriz, milyonlarca insanın sağlığını bozacak.
Bu kapakla kimse okumaz.

Sayı 43 - 6 kelimede Öcalan ne dese beğenirsiniz? Fantazi de fantazi. Kimle yatmak istersiniz tadında. Vasat.

Şimdi de etlisi çıktı


Yemek yapmaya vaktim olmadığında hızla koşarak 'Ben burdayım' diyen şanlı konserve, çeşitleniyor. Fasülye yemeğinin şimdi de etlisi çıkmış. Süper. Bakkal hatırlattı, aldım. Bakalım nasılmış?

Yurt konservenin etli fasülyesi. Tatmaya değer. Barbunyası rezalet. Kuru fasülyesi iyi. Etlinin notunu da verelim bakalım.

Serdar Turgut'u kollayın gençler

Akşam'da çalışan bir arkadaşım vardı. Bir iki yıl önce, Serdar Turgut'un kafayı sıyırmış olduğunu söyler dururdu. Çok tanıdığım biri olmadığı için ilgilenmezdim bu laflarla. 1990'larda Hürriyet'teki köşesinden hatırlardım bu şahsı, gözlüklü bir zattı. Okuduğumu falan hiç sanmıyorum. Unutmuşum gitmiş. Akşam'da da 'sade bir yazara' dönüştü galiba, o yüzden hiç bilmiyorum.

Rojin'le ilgili ileri-geri laflar etmiş. 'Dağa kaldırıp seks kölesi yaparım' falan demiş kıza. Allah Allah, nedir ne değildir diye bir bakayım yazıya deyip, kendisinin 'ölmediğini' anladım. Ayrıca, ne ölmesi bilader? Ne yazdığı, ne anlattığı belli değil. Anladığım kadarıyla üstad Charles Bukowski'nin köşe yazanı olmaya kalmış, ama hiç olmamış. Hatta benzetmek bile ustaya saygısızlık olur. Bence. Sizi bilmem. Bakın bi:

Akşam, 24 Ekim 2009: PKK teröristi olmadığıma pişmanım


Konuyla ilgili bu yazıdaki saçmalıkları dışında, bir kaç yazısına daha baktım, bana Hilal Cebeci'nin ilgi çekme çabaları tadında geldi. Her cümle içinde, medyadan birilerine çakmak için, kelimeleri eğip, büken, kusmuklu yazılar. Nasıl tasvir edebilirim bilmiyorum ya...

Ya Hürriyet'teki her sabah yüzünü yıkayıp faşizme sürekli sert selamlar çakan İzmirli Babacan'la sıkı bir rekabete girmeyi düşlüyor, ya da çok ciddi klinik bir vaka haline gelmiş. Allah çevresindekilere sabır versin. Bu kadar ciddi sorunları olan birinin intihar etmesinden korkulur. Servistekilere çağrı: Mukayyet olun. İnsandır. Etmesin, eylemesin.

25 Ekim 2009 Pazar

Taraftar ambiansı

Bugün Fenerbahçe-Galatasaray maçı var. Televizyonlar için bulunmaz nimet. Körükle Allah körükle: gelsin reklam... İtirazımız yok, Allah daha çok versin.

NTV'de Sergen Yalçın ve Ercan Taner, derbi öncesi programındalar. Saat 16.40 civarı Kadıköy'e bağlanıldı. Emek Ege, elinde mikrofon, taraftarların arasında durumu özetlemeye çalıştı. Ancak üç dakika konuşabildi. Zira arkadaki güruh, ufak hareketlenmelerden sonra 'Ananı dikeceğiz Galatasaray' yanık türküsünü koro halinde dillendirmeye başlayınca, cart diye kesip stüdyoya döndük.

Daha önce de bu mevzu aklıma geliyordu. Salya-sümük Türk futbol seyircisinin neyine güvenerek (nasıl bir cesaretle) aralarından yayına bağlanılıyor, çözemiyorum. Evet, kabul ediyorum, maç atmosferini yansıtmak için zaten orada bulunuluyor. Ama rastgele fanatik bir taraftar grubunun içinden yayın yapmak ne kadar doğru? Alimallah, Ege'ye saldıran, elindekini alıp bağıran çağıran da çıkabilir. Gerçi sadece Türk seyircisi değil, İspanya'da kadın futbol muhabirine canlı yayındaki 'tecavüz girişimini' hatırlayın.

Bence stadın güvenlikli bölgesinde taraftarın hemen arkada, (5-10 metre veya daha uzakta) bulunacağı bir platform ile, aynı atmosfer çok daha etkili ve güvenli olarak yaratılabilir. Hem de muhabir dışında ekrana 'mööö' diye bakan 30 çift göz, el sallayanlar, cep telefonu ile kombine ederek bedava video-fon hizmeti kullanan magandalar ve tabii ki böyle iş kazalarından kurtulmuş oluruz. Fena mı?